KÜBA FÜZE KRİZİ
Soğuk Savaş boyunca yaşanan en bunalımlı ama en sonuncu ciddi krizdir. Dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren bu krizin tohumları, ABD’nin, Sovyetler Birliği’nin sınırlarına füzeleri yerleştirmesiyle atılmıştır. Türkiye de ABD’nin Jüpiter adlı uzun menzilli nükleer başlık taşıyabilen füzelerine ev sahipliği yapıyordu. ABD’nin başarısızlıkla sonuçlanan Domuzlar Körfezi Çıkartmasına misilleme olarak Fidel Castro, Sovyet füzelerinin kendi ülkesine yerleştirilmesine yeşil ışık yaktı. Sovyetler Birliği’nden yola çıkan füzelerin istihbaratını alan ABD, Kennedy’nin televizyon aracılığıyla, Sovyetler Birliği’nden gemileri geri göndermesi talebinde bulunur ancak bu talep dikkate alınmaz. Füze malzemeleri taşıyan Sovyet Gemileri Küba’ya yaklaşmaktadır. Kennedy, derhal Küba’nın denizden abluka altına alınmasını emreder ve hiçbir gemiyi Küba’ya yanaştırmayacağını ve Sovyet Gemileri, ablukayı delmeye çalışırsa gemileri batıracağını ilan etmiştir. ABD, bu kararları alırken ne NATO’dan ne de Birleşmiş Milletlerden herhangi bir izin almıyordu yada danışmıyordu. Sadece gerekli olduğunu düşündüğü bilgileri paylaşıyordu Yani bir Nükleer Savaşın eşiğine girilirken, ABD’nin hiçbir “müttefiki”, bu gelişmelerde bir piyondan öteye gidemeyeceklerini görmüş oluyorlardı.
Kuruşçev, 27 Ekim 1962’de Kennedy’e gönderdiği mektupta, ABD’nin Türkiye’deki füzeleri sökmesi halinde SSCB’nin de Küba’dakileri sökeceğini, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstereceğini, içişlerine karışmayacağını ve işgal etmeyeceğini belirtmiş ve Küba’daki füzelerin sökülmesinin karşılığı olarak ABD’nin de aynı güvenceleri Küba için vermesi gerektiğini eklemiştir.
Başkan Kennedy ise aynı tarihli cevabi mektubunda, Küba’daki füzeler söküldüğü taktirde Küba’ya karşı uygulanan ablukaya son verileceğini ve Küba’yı işgal etmeyeceği güvencesini verebileceğini kaydetmiş ancak Türkiye’deki füzelerin sökülmesi konusunda kesin bir güvence vermekten kaçınarak “Dünyadaki gerginliklerin yumuşaması, mektubunuzda belirttiğiniz öteki silahlarla ilgili olarak daha geniş bir düzenlemeye gidebilmemize olanak sağlayabilir” demiştir.
Bu mektup diplomasisi devam ederken, iletişimin ve yanlış anlamaların önüne geçebilmek için “hotline” denilen bildiğimiz kırmızı telefon diplomasisi de devreye girmişti. Bu şekilde kararlar daha net ve çabuk karşılıklı olarak iletilebiliyordu.
ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin karşılıklı talepleri ve vaatleri ilkesel olarak her iki taraf içinde makul görülmüştü. Kuruşçev, bunun üzerine gemilerin geri dönmesi emrini verdi ve bunalımın tansiyonu hızlı bir şekilde düşmeye başladı. 28 Ekim 1962’de ABD’nin, Küba’ya uyguladığı abluka kaldırıldı ve bunalım tamamen ortadan kalkmış oldu.
Fidel Castro, bu krizinin başlamasını şöyle anlatıyor: "Füzeleri 16 Ekim'de tespit ettiler. Çok yüksekten uçan bir Amerikan U-2 casus uçağı, fırlatma rampalarının fotoğrafını çekiyor. Aslında füzelerin tam yerini Amerikalılara Sovyet istihbarat servislerinden Albay Oleg Penkovskiy'in verdiği biliniyor. U-2 bunları sonradan buluyor. Kennedy aynı gün, ayın 16'sında haberdar ediliyor, kriz o anda başlıyor."
Ekim Füzeleri bunalımının yarattığı sonuçlar, her ülke açısından farklı oldu. Öncelikle ABD’nin Avrupalı müttefikleri, ABD’nin nükleer silah politikasına alternatif olarak kendi nükleer silah programını kurması gündeme geldi. Türkiye ise, sırtını sadece ABD’ye dayamaması gerektiğini görmüş oldu. Sovyetler Birliği’nde ise, Kuruşçev, serüvencilikle suçlanarak iktidardan düşürüldü.