AVRASYA ÜZERİNE KAVGALAR KIZIŞIYOR
Abu Şehmuz Demir
5 Ekim 2007
ABD, gelecekte yaşanacak facialar için Ortadoğu’daki müttefikleriyle siyasal bütünlüğü sağlamanın zeminlerini sağlamlaştırırken, siyasal amaçları doğrultusunda bölgeyi çalkantılı ve kaotik bir sürece çekiyor.
Avrasya ve Ortadoğu’da ilerleyen siyasal dengeler ve bu dengeler üzerinde başta ABD olmakla birlikte, Batı emperyalist merkezlerin büyük Doğu'ya (Şark’a) yönelik hayata geçirmek istedikleri stratejileri ile Doğu’nun asıl sahipleri arasındaki kavgalar derinleşiyor. Bu coğrafya sınırları içinde varolan denizler, boğazlar, adalar ve çeşitli su kanallarının yanı sıra, eski dünyayı yeni dünyaya bağlayan tarihi ipek yolu ve çeşitli ticaret yolları ile dünyaya bağlamakta. Artı bu coğrafya havzasında iştahları kabartan fosil enerji kaynaklarının yanı sıra, verimli topraklardan dünya pazarlarına aktarılan ve insanlığın ihtiyacı olan ipek, pamuk, buğday vs. gibi kaynakların ağırlığı ise yine bu coğrafyada bulunmaktadır. Bu vesileyle başta emperyalist merkezler olmak üzere, herkes kendi cephesinden bölgedeki süreci kendi lehlerine çevirmenin taktikleri ve stratejilerini yerli yerine oturtturabilmek için siyasal dengeler üzerinde günlük oynamaları devam ediyor. Emperyalist Batı merkezlerinin Afganistan’ın işgalinden sonra, ABD ve İngiltere öncülüğünde Ortadoğu’nun stratejik merkezi olan Irak’ın işgal edilmesi ve kapitalizmin bekasının askeri koruyucu güçü olan NATO’nun Doğu'ya yerleştirilmesi ve Adriyatik’ten Çin’e uzanan alana (yani Doğu’ya) yönelik Batı emperyalist merkezlerin (kimi noktalarda ortak stratejilerin yanı sıra) birbirlerinden ayrı oluşturmaya çalıştıkları çeşitli stratejiler, Avrasya ve Ortadoğu’da kendine yön arayarak aralarındaki kavgaların hatları gün geçtikçe kalınlaşıyor.
Avrasya coğrafyası birçok büyük medeniyetlere beşiklik etmiş olmanın yanı sıra, tarihi jeopolitik ve jeostratejik önemi ile dünyayı yaşanmaz hale getirmek isteyen emperyalist güçlerin egemenlikleri için, yakın tarihimizin iki büyük savaşını Avrasya’ya sahip olmak için çıkardılar. Geçen yüzyılda olduğu gibi, 21.yüzyılda da kapitalist-emperyalist sanayinin hayat damarlarının kalbi bu coğrafyada atmakta. Yani Avrasya’nın sahip olduğu değer ve konumu, dinamik nüfusu ve bağrında barındırdığı önemli ekonomik, petrol ve doğalgaz zenginliği ile 21.yüzyılın şekilenmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Avrasya’nın bağrında barındırdığı bu değerlerden dolayı, geleceğini bölgede gören ABD, AB ve diğer emperyalist güçlerin Avrasya’ya yönelik hayata geçirmek istedikleri stratejiler doğrultusunda bölge bir çok yönlü saldırı altındır.
Gelinen süreçte, Afganistan ve Irak’ın işgaline ABD ile birlikte hareket eden Avrupa Birliği’nin üyesi İngiltere’nin de içinde bulunduğu AB, Avrasya’ya yönelik kendine has stratejisini belirlemeye çalışıyor. Bu anlamda Brüksel’de oluşturulan Avrasya’ya yönelik stratejik hedefleri AB’nin bir önceki dönem Başkanı Almanya Başbakanı Angela Merkel, “İnsanın dönüp bir kez bu coğrafyaya baktığında, Rusya’nın, Çin’in ve Avrupa Birliği’nin (AB) üçgen şekilde oluşturduğu bölge, AB için stratejik öneme sahip komşu bölgesidir”[1]. Avrupa Birliğinin Avrasya’ya yönelik Almanya öncülüğünde oluşturduğu ve Brüksel stratejisi olarak kamuoyuna sızan kimi noktalarında, Avrupa için bölgenin hayati öneme sahip olduğunun altı çizilerek, “Orta Asya’da etkinliğini artıran Rusya, Çin, ABD ve Japonya’nın yanı sıra Avrupa Birliğinin bu bölgede etkinliğinin artırılması için AB acele etmeli”. Ve Avrasya toprakları altında bulunan zengin enerji kaynaklarının Avrupa’nın enerji kaynaklarını karşılayabilmesi için “Rusya ile iyi komşuluk” ilişkilerinin devam etmesi ve Orta Asya ülkeleriyle “İnsan hakları ve sivil kuruluşlar” başta olmak üzere, AB’nin Orta Asya ülkeleriyle “ayrı ayrı enerji konusunda ilişkilerin ve diyalogların geliştirilmesi sürdürmeli”. Ayrıca Avrasya coğrafyasında varolan “fosil enerji kaynakların modernleştirilmesi ve yer altı enerji kaynaklarının geliştirilmesi için bölge ülkeleri desteklenmeli”. Buna mukabil “Hazar Denizi ve Karadeniz üzerinden bölgede yeni enerji koridor hatlarının geliştirilmesi için AB bu uğurda çalışmalı” ve Avrupa tekellerinin bölgedeki Petrol ve Gaz vanalarını ellerine geçirerek, Rusya’nın denetiminde Hazar Denizi’nden Batı Avrupa’ya transferi (nakliyatı) sağlanmalı”. Buna ek olarak bölgede rekabeti yükselterek, “ABD ile bölgede politik amaç birliğini oluşturmak”[2] için çalışılmalı deniyor.
Bu arada Brüksel’in AB stratejisine dolaylı olarak tepki gösteren Özbekistan Dış işleri Bakanı, “Özbekistan bir Asya ülkesi, Brüksel’e 6000 Km uzaklıkta” diyerek, “Avrupalıların öğretmenliğine gerek yok” diyordu. Avrupalıların bu açıklamalarına yönelik Kazakistan Dışişleri bakanı da, ”Ayağın neresini incittiğini, Ayakkabıyı taşıyan bilir”[3] (3.7.07 Kazakistan Prawda gazetesi), seklinde bir yanıt veriyordu.
Evet son yıllarda başta ABD olmak üzere, Batı emperyalist merkezlerin siyasal süreci kendi denetimlerine alma babından Ortadoğu’da olduğu gibi, Orta Asya’da da siyasi süreci gergin ipler üzerinde tutmaya çalışıyorlar. Avrasya’da Batının bu yayılmacı ve sultacı emellerinden dolayı her ne kadar siyasal olarak fay hatlarının altını kazısalar da, Orta Asya’nın enerji yataklarına tam ve direk olarak erişmiş değiller. Zira Ortadoğu enerji kaynaklarından sonra ve hatta Ortadoğu enerji kaynaklarına alternatif olan ve başlıca tüm emperyalist merkezlerin odaklandığı Orta Asya enerji kaynakları, başta bu çapulcu güçlerin ABD’si olmak üzere halen arzuladıkları güzergahlara akmamakta. Gelinen süreç içerişinde bu güçlerin önünde bir çok bari yerlerin ortaya çıkması ile, bu kaynaklara direk ulaşımları geciktiği gibi bölgedeki dengeler ise, Rusya ve Çin lehine doğru gelişiyor.
Ha keza ABD öncülüğünde dünyaya dayatılan “tek kutupluluğa” karşı, son yıllarda bir çok güçün dillendirdiği gibi, Rusya’da çok kutupluluğu savunarak, Asya toprakları üzerinde Çin ile birlikte etkinliğini derinleştirmeye çalışıyorlar. Bölgenin enerji kaynaklarına, ABD ve AB dışında bir çok güçün, yani Rusya, Çin, Japonya, Hindistan vs. gibi devletlerin ihtiyaçlarından dolayı ilgi göstermesi, başta ABD ve AB merkezlerinin işini zorlaştırdığı gibi tüm bu güçlerin kendi aralarındaki kavgaları da derinleşiyor.
Yani Avrasya üzerine giderek kızışan uluslar arası emperyalist merkezlerin rekabeti ve bu merkezler arası işbirliklerinin yanı sıra, bölgenin asıl sahipleri arasında da “Avrasya da güç merkezleri” gibi saflar ve işbirlikleri oluşturulmaya çalışılıyor.Yani Bir tarafta çapulcu mağrur Batı cephesi ve diğer tarafta bu cephenin tek egemenliğine itiraz eden (Rusya, Çin, Kazakistan, Hindistan, İran vb.) Doğu’nun zengin enerji kaynaklarına ve insan güçüne sahip olan asıl sahipleri. Çünkü bu bölgenin barındırdığı ve halen tam olarak keşfedilmemiş, ancak dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin büyük bir kısmına sahip düzeyde var olan enerji yatakları, emperyalist merkezlerin iştahlarını kabarttığı gibi, bölgenin sahiplerini de bu yatakların korunması için ortak çıkarlarda birleştiriyor.
Bu vesileyle “etrafım daralıyor” babından Rusya, Çin ile birlikte bölgede ABD’nin etkisini zayıflatmak ve önünü almak için bölge devletleriyle birlikte bir çok konuda ortak hareket etmeye çalışıyorlar. Yani ABD’nin dünyaya dayatmaya çalıştığı tek yanlı küresel emperyal hegemonyasına karşı, Rusya’da bölge adına kendinin de bir küresel dünya aktörü olduğunu kabullendirmek için ABD’ye ve AB’ye karşı tutumunu sertleştirmiştir.
NATO Ve ŞİÖ
Varşova Paktının dağılmasının ardından, NATO’nun 1996 Brüksel “Bahar toplantısında” NATO’nun Doğu’ya kaydırılması kararı ve aynı yıl Rusya ve Çin öncülüğünde bölgenin beş ülkesinin bir araya gelerek çeşitli konularda “ortak mücadele ve işbirliği” oluşturmaları sonuçu, 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) olarak birlikte hareket etmeyi kararlaştırdılar. ŞİÖ başlangıçta “terör, iç kargaşalıkların önlenmesi ve dinsel fanatik hareketlerin önünün alınmasının yanı sıra, ekonomik işbirliği olarak ortak faaliyet gösterse de, gelinen süreçte NATO’ya muhalif askeri bir güç olma yolunda ilerliyor.
Bu vesileyle Şanghay İşbirliği Örgütü üye ülkelerin son yıllarda her yıl çeşitli misyonlar adı altında zirveler düzenlemekteler. Özellikle son yıllarda düzenledikleri zirvelerde ABD’ye “Afganistan’da işiniz bitti, NATO bir dünya kurumu değil”dir diyerek, “Avrasya’dan elinizi çekin ” deniyor. 1990’lı yıllardan sonra “Demokrasi, insan hakları ve özgürlük” gibi kavramların savunuculuğuna soyunan ABD, Rusya’nın arka bahçesi olarak bilinen Orta Asya’daki ülkelerin siyasal sürecini kendi lehine veya denetimine alabilmek için “Renkli Devrimler” denen bildiğimiz bir dizi kaoslar yaratmaya çalıştı. Artı eski Varşova Paktı üye ülkelerin birer birer NATO’ya ve Avrupa Birliğine dahil olmaları ile birlikte Rusya’nın bu cephedeki etrafı kuşatılarak, Rusya’nın hareket alanını daraltma siyasetine karşı Rusya adeta Batı cephesine karşı askeri alanda atağa geçerek, “küresel güvenliğin kuraları yeniden belirlenmeli” diyordu.
Bu anlamda da Rusya bu güne kadar askıya aldığı Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması (AKKA)’yı kendi güvenliği gerekçesiyle askıdan kaldırdığını açıklayarak, ABD’nin müttefiki olan Avrupa’ya yönelik füzelerin yönünü çevirdiğini açıklıyordu. Wladimir Putin öncülüğünde bir çok yönlü toparlanan Rusya, 1990’lardan buyan ABD öncülüğünde ilerleyen “tek kutuplu” dünyanın sona erdiğini bundan böyle “çok kutuplu” bir dünyayı alenen ilan etmiş oluyordu.
Rusya giderek kuşatılıyorum babından askeri güçe önemli yatırımlar yaparak, bu yılın Ağustos ayı ortalarında ABD’nin “Patriot” füzelerinden daha kaliteli ve üstün olan “S-400” adlı füzeleri geliştirdiğini ve dünyada benzerlerinin bulunmadığını ve gelecek on yıl içinde de hiçbir ülkenin buna sahip olamayacağını söylüyordu. Artı yine son günlerde Rus ordusunun açıkladığına göre, “bombaların babası” dedikleri, yeni bir bombayı basarıyla denediklerini belirtiyorlardı. Öyle ki, gün geçtikse Batı merkezleriyle arası dolaylı ve direk olarak gerilen Rusya, NATO’nun Doğuya acılımı ve genişlemesi, artı Doğu Avrupa cephesine yerleştirilen ABD’nin askeri güçüne karşı, Rusya Orta Asya ülkeleri ile ittifak ve müttefik ağlarını geliştiriyor ve Çin ile de ekonomik, askeri, sosyal ve kültürel ilişkisini güçlendiriyor.
Bu meyan da geçen Ağustos’ta Kırgızistan’ın Başkenti Bişek’te ŞİÖ zirvesine denk getirilen “Barış Misyonu 2007” tatbikatı, adeta Rusya öncülüğünde ABD karşıtı bir gösteriye çevrilerek, Rusya, ABD ile yaşadığı sorunlardan dolayı işbirliğinden uzak kalacağının sinyallerini veriyordu. Çünkü ABD’nin Asya toprakları içindeki askeri ve siyasi varlığı, artı bu devletin hegemonya peşinde koşarak Çin ve Rusya’nın bölgedeki varlığına yönelik ciddi tehdit oluşturduğunu bilen Çin ve Rusya, ABD’yi ŞİÖ ile kuşatma altına alarak bölgede etkisizleştirmeye çalışıyorlar.
Ha keza, bölgede ABD’nin desteklediği ve Rusların deyimiyle “üç belanın” yani terör, Dini fanatizm ve ayrılıkçı hareketlerin bertaraf edilmesi seklinde sekilenen ŞİÖ gelinen süreçte, NATO’ya ve Avrupa Birliği’nin (kurumlaştıramadığı) Avrupa ordusuna (yani Avrupa Birliğinin AB’si bağımsız bir savunma gücünden ziyade NATO şemsiyesi altında kalmayı sürdürecektir.) alternatif bir askeri kamp olarak ilerliyor.
Özellikle Rusya’nın bu yıl Münih’te yapılan Güvenlik Zirvesinde ABD’ye adete meydan okurcasına dolaylı olarak ABD’yi kastederek “Birilerinin tek kutuplu dünya’ya dayattığı düzenek kabul edilemez” ve “bunu tedirginlikle izliyorum” seklinde verdiği sert yanıt bir çok merkezlerin kendini tekrar gözden geçirmesine neden oluyor. W.Putin’in bu çıkışı üzerine, Almanya Başbakanı Angela Merkel’de, “Ne yazık ki Avrupa Birliği olarak ne bir güvenlik nede bir savunma politikamız mevcut değil” diyerek, gerginliğin geldiği sürece işaret ediyordu.
Bunun üzerine ABD Başkanı George Bush, hem Çin’i hem de Rusya’yı kastederek “her iki ülkeyle iyi ilişkilerin yanı sıra güçlü anlaşmazlıklarımız var” diyerek bir nevi Çini ve Rusya’yı tehdit ediyordu. Çin’in gün geçtikse Ortadoğu ve Afrika’da güçlenen konumuna tahammül edemeyen ABD, Çin’e yönelik uluslar arası alanda Çin mallarının kalitesizliğini boykot etmesi gibi küçümseyici davranışı, giderek Çin ile ABD arasında gizliden sorunlar derinleşmekte. Bu vesileyle de hızlı büyüme gösteren ekonomisinin geleceği için enerji kaynaklarını sağlama almak peşinde olan Çin “Domuzla dostluk olmaz” anlayışı ile giderek ŞİÖ’nun askeri yönüne ağırlık vermeye başlamasına neden olmuştur. Yani Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) nezrinde 2002’den bugüne kadar yapılan çeşitli isimler altındaki tatbikatlara katılan Çin, “Barış Misyonu 2007” tatbikatına çok önem vermiş olmalı ki, Çin ordusu 10.300 kilometrelik uzun bir yolu tepeleyerek “ilk kez yurtdışı” tatbikatına katılarak, ŞİÖ üye ülkelerle birlikte askeri tatbikata katıldı.
Bu zirvede tatbikata katılan 6 ŞİÖ üye ülkelerin yanı sıra, bölge ülkelerinden İran, Hindistan, Pakistan gibi bölgenin önemli ülkeleri ile gözlemci ve misafir olarak toplam 10 ülke katıldı.
Sonuç itibariyle bu yılkı zirvede, “Bişek Deklarasyonu” olarak deklare edilen anlaşmalarda, “uzun vadeli komşuluk ve güvenlik stratejisi” adı altında taraflarca imzalanan anlaşmaların temel taşını oluşturan, üye devletler arasında 20 yıllık bir süreyi kapsayan “ekonomik işbirliği programı” oldu. Bu program çerçevesi içerişinde ŞİÖ’nun ortak pazarının oluşturulmasının yanı sıra, Rusya’nın önerisi olan “Asya enerji kulübü” altında Avrasya enerji sektörünü bir kulüp altında toparlanması görüşüldü. Buradaki amaç başta ABD olmak üzere, Batı merkezlerinin enerji kaynaklarına sahip olan sahiplerini devre dışı bırakma stratejisine karşı, başta Rusya olmak üzere Avrasya’nın sahiplerince ABD ve Batıyı devre dışı bırakma stratejisidir.
Özetle, Emperyalist merkezler arasında giderek kızışan egemenlik ve Pazar kavgalarının kızıştığı Avrasya coğrafyasında silahlanma hızlanmakta.Yani, 21.yüzyılın kanlı kavgalı hesaplaşma alanının Avrasya olacağını hesaplayan emperyalist güç merkezleri arasında, dünya bir savaş atmosferine doğru çekilmek isteniyor ve herkes kendi çapında tüm varıyla yoğuyla ekonomilerini yeni bir silahlanmaya yatırıyorlar.
Silahlandırılan Ortadoğu
Bu vesileyle, Washington’daki savaş aparatının savunma bakanı Robert Gates ve Hariciye bakanı Condellezza Rice, Temmuz ayının son günlerin de Ortadoğu’ya gelerek Mısır’ın Şerm el-Şeyh kasabasında yaptıkları açıklamada, bölgedeki müttefiklerine yardımda kusur etmeyeceklerini ve bölgeyi yeni silahlarla donatacaklarını beyan etmişlerdi. Her iki Bakanında bölgenin silahlandırılmasını gerekçeleştirirken, “İran’ın bölgede artan nüfusunu ve İran’ın bölge için tehdit oluşturduğunu” artı “Dünya ekonomisi için alınmış olan bu karar önemlidir” deniyordu. Bu vesileyle de bölgedeki müttefiklerinden İsrail’e 30 Milyar dolarlık silahı hibe, Körfez ülkelerine 20 ve Mısır’a 10 Milyarı aşkın yardım ile bölgeye toplam 63 milyar dolarlık askeri mühimmat yardımı yapacaklarını teyit ediyorlardı.
İsrail’inde karşı çıkmadığı Ortadoğu’daki bu silahlanma, her ne kadar Beyaz Saray’daki çetenin Petrol ve silah sanayisinin şirketlerinin üst düzey yöneticisi olduklarını göz önünde bulundurursak da, bir şeylerin hazırlıkları yapılmakta. İsrail’in bekası için ABD’nin Körfez ülkeleri ve Mısır’a vermek istediği silahlar, bölge insanının tepesinde bir tehdit olarak sallandığı gibi, bölgenin güvenliğine yönelik istikrarsızlığı körükleyecek ve olumsuz süreci tetikleyecektir.
Yani ABD, gelecekte yaşanacak facialar için Ortadoğu’daki müttefikleriyle siyasal bütünlüğü sağlamanın zeminlerini sağlamlaştırırken, siyasal amaçları doğrultusunda bölgeyi çalkantılı ve kaotik bir sürece çekiyor. Bu nedenle de Ortadoğu’da mazlum emekçi halkların boğazlarından kesilerek dünyada yeni bir silahlanma yarışını başlatmış olduğu gibi, bölgeyi de silahlandırarak kapışma sahasına çeviriyor. ABD, Ortadoğu’ya aktarılan ve daha da aktarılacak olan silahların “Ortadoğu’da güvenliğin” sağlanması olarak lanse ediyor. Oysa kime karşı güvenlik? Bu silahların Ortadoğu halklarına karşı vahşice kullanılması olup, gerici rejimlerin Ortadoğu’da varlıklarını daha fazla garanti altına alınmasıdır. Yine İsrail’de dahil (Suudi Arabistan hariç) Körfezdeki bir çok ülkenin bu silahları depolayacak yeteri kadar yerleri dahi olmamasına nazaran BAE, Katar, Bahreyn ve Kuveyt gibi Körfez ülkelerine yerleştirilecek olan “uydu kumandalı” silahlar, ABD’nin “haydut” dediği ülkelerin yanı sıra Avrasya’ya yönelik gelecekte sürdüreceği savaşa yatırımı olduğunu söylersek, herhalde abartmış olmayız. Çünkü ABD’nin “Haydut dediği İran ve İran eksenli” cepheyi vuracak kadar bölgede yeteri ve fazlası kadar eskiden belli silahı depolamıştır.
Özetin özeti olarak, Afganistan savaşından sonra Irak’ta sürdürdüğü savaştan yorgun düşen ABD, İran ile girdiği nükleer sürtüşme ve geçen yıl İsrail’in Lübnan saldırısında boynunu yere eğerek Lübnan topraklarını terk etmesi, ne Tel-Aviv deki, nede Beyaz Saraydaki savaş aparatı için yenilir içilir değildi. Bu yüzden gelecek yıl ABD’de yapılacak başkanlık seçimlerinde kimin başkanlık koltuğuna oturacağı pekte önemli olmasa da, G. Bush kendi döneminde ısrarla İran eksenli cepheye bir ders vermekten yana. Bu vesileyle Washington’daki üst düzey Avrupalı bir diplomat, G. Bush’un “İran’a yönelik askeri bir saldırıyı tamamıyla askıya aldığını söylemek zor” diyordu. Aynı diplomat “İran’a yapılacak bir saldırının transatlantik ittifakının ilişkilerini alt üst edeceği gibi, bölgenin barut fıçısını ateşleyecektir” ifadesini kullanıyordu.
Velhasıl bölgeye yönelik bir çok yönlü stratejiler revaçta olup, herkes kendi cephesinde süreci kışkırtıyor ve gıdalarını bu yönden almaya devam ediyorlar.
________________________________________
[1] . Bernd Riegert, www.dw-world.de, aktaran, Willi Gerns, AB’nin Yüz siperi Orta Asya, 31.08.07, Unsere Zeit gazetesi
[2] . Willi Gerns, 31.08.07 (agg)
[3] aktaran, Willi Gerns, agg.
Kaynak: Sosyalist Mezopotamya