AB Antlaşması Ve Türkiye Tartışmaları


Göktürk Tüysüzoğlu
gokkturk@hotmail.com
25.12.2007

AB, uzun zamandan beri geleceğini hazırlamak ve yine kurumları ile ulus devletlerden oluşan üyelerinin ortak bir tutum takınabilmesini sağlayabilmek amacıyla Avrupa Birliği Anayasa’sı üzerinde çalışmakla meşguldü. Bu Anayasa, devletler ile AB kurumları arasındaki ilişkileri bir düzene kavuşturacak, Birliğin daha tutarlı hareket etmesine bir zemin hazırlayacak ve ekonomik, siyasi ve askeri alanlarda ortak hareket edilmesini sağlayacaktı. Anayasa, kısaca Avrupa devletlerinin AB adı altında tek vücut olarak temsil edilmesine hizmet edecekti. Bu Anayasa’da AB’nin bayrağı, milli marşı, başkanlık organı, vb. konular da yer alacaktı. Dikkat edilirse tüm bu açıklanan özellikler, her devlette bulunan ve devleti devlet yapan unsurlardır.

AB yetkilileri uluslarüstü bir AB Devleti kurmak istediklerini bu Anayasa’da açıkça gösteriyorlardı. Ancak, 2004 yılında ortaya çıkan AB Anayasa’sı 2005 yılında Fransa ve Hollanda’da referandumlar sonucu reddedilince bir süreliğine rafa kaldırılmıştı. AB Komisyonu ve Anayasa’nın kabulünden yana olan kişiler ve devletler anlamışlardır ki, Avrupa devletlerinin çoğu henüz AB adı altında tam anlamıyla entegre olarak, kendi ulus bilinçlerinden ve geniş grup kimliklerinden, bunu simgeleyen bayraklarından, anayasalarından, milli ordularından vazgeçmeye hazır değillerdir. Bunun üzerine 2005 yılından itibaren, geniş kapsamlı bir AB Anayasası yerine kapsamı daha dar olacak bir anlaşma imzalamaya karar vermişlerdir. Daha sonra yapılan çalışmalar ve devletlerin itirazlarının dikkate alınması ile birlikte hazırlanan AB Anlaşması 2007 Aralık ayında AB Dönem Başkanı Portekiz’in başkenti Lizbon’da imzalanmıştır. AB Anlaşması, AB kurumlarının yapılarını tekrar ele almakta, oy mekanizmaları üzerinde ‘çifte çoğunluk’ sistemini ele alarak birtakım önemli değişiklikler yapmakta, AB Parlamentosu’nun yapısını tekrar düzenlemekte, AB Ortak Savunma ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi’ni adeta AB’nin dışişleri bakanı haline sokmakta, AB Komisyonu’nun Başkanlığı’nın 2,5 yılda bir değişmesini öngörmekte ve Komisyon’un Başkanlığını yapacak olan kişinin adeta AB’nin Başbakanı olarak görülmesini sağlayacak birtakım değişiklikler içermektedir. Ayrıca, şu anda uygulanan ve 6 ayda bir değişen AB Dönem Başkanlığı uygulamasını kaldırmaktadır. AB Antlaşması, çok yoğun ve çetin müzakereler sonucu parafe edilmiştir. Özellikle AB’nin yeni ve eski üyeleri arasındaki güç paylaşımı ve temsil hakkı gibi alanlarda ortaya çıkan sorunlar zorlukla aşılmıştır. Genişleme tartışmaları ve bütçe gibi konular da sorunlara neden olmuş ancak en sonunda bu alanlarda oy çokluğu ya da nitelikli çoğunluk gibi seçeneklerin yerine ulaşılması çok daha güç olan ancak üye devletleri tatmin edebilecek oybirliği koşulu üzerinde konsensüs sağlanmıştır.

AB’nin geleceği ile çok yakından ilişkili olan genişleme tartışmaları, Anlaşma’nın imzalandığı Lizbon Zirvesi’nde üzerinde en çok durulan konulardan biri olmuştur. Bilindiği gibi, AB üyesi bazı devletler AB genişlemesinin durdurulmasından ve AB’nin kendi iç ve dış sorunları ile ilgilenmeye başlamasından yanayken, bir kısım devletler de genişlemenin devam ettirilmesini ve Türkiye’nin de üyeliğe kabul edilmesini istemektedirler. Birinci grup devletlere, yani genişlemenin durdurulmasını isteyen devletlere örnek olarak Fransa, Almanya, Avusturya sayılabilir. Bu devletler, Avrupa değerlerine bağlı olduğuna inandıkları Hırvatistan’ın da üyeliğe kabul edilmesini ve genişlemenin sona erdirilmesini istiyorlar. Sarkozy ve Merkel, Türkiye’nin Avrupa değerleriyle uyumlu bir devlet olmadığını, AB’nin sınırlarının Irak ve Suriye gibi Ortadoğu ülkelerine kadar uzamaması gerektiğini belirtiyorlar. Mücadelelerinde, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Avusturya gibi küçük devletleri de yanlarına alıyorlar. Avusturya’daki bağnaz Katolik anlayış ve Osmanlı’dan beri süregelen Türk korkusu ve Rumların Kıbrıs Kartı’nı oynamak istemesi bunda etken sebepler. Ancak, Almanya ve Fransa’nın Türkiye’yi almak istememesini perde arkasında yatan asıl sebepleri, Türkiye’nin AB’ye katıldığı anda Parlamento’da ve Komisyon’da alacağı sandalyeler ve yine bütçeden Türkiye’ye akacak olan fonlar. Türkiye, AB’ye katıldığı anda tüm AB kurumlarında oldukça güçlü bir şekilde temsil edilecek ve Parlamento’da Almanya’nın ardından en fazla milletvekili olan ikinci ülke olacak. Böylece Fransa’yı geride bırakacak ve ileride nüfus artış oranı azalan Almanya’yı da geçerek, Avrupa’nın en önemli politik gücü haline gelecek. Ayrıca, serbest dolaşım hakkının elde edilmesiyle Türkiye’den Avrupa’ya yoğun bir göç olacak. İşte, Almanya ve Fransa bu tür haklardan ve güvencelerden yararlanacak bir Türkiye’den çekinmektedirler. Bu nedenle Türkiye’nin üyeliğine karşı durmaktadırlar. Merkel ve Sarkozy’nin oluşturduğu kamuoyu da Türkiye’ye karşı çıkmakta ve bu nedenle AB’de Türkiye konusu tam bir sorun olarak durmaktadır. İngiltere, İspanya, İtalya, İsveç gibi ülkeler ise Türkiye’nin gelecekte AB’ye çok önemli katkıları olacağını düşünmekte ve kısa ve orta vadede değil ama uzun vadede Türkiye’nin üyeliğini desteklemektedirler. Kısacası, genişleme tartışmaları Türkiye üzerinden yaşanmakta ve AB Antlaşması’nda da bu konuda net bir tavır alınmamaktadır. Fransa’nın Türkiye’nin üyelik müzakereleri başlığından ‘üyelik’ kısmını çıkarması ve Türkiye’nin üyeliğinin oluşturulacak ‘akil adamlar komitesi’’nde görüşülmesini istemesi, tamamen sembolik anlamlar taşıyan ve Fransız seçmenine oynayan, oldukça popülist hareketlerdir. Türkiye konusu daha uzun bir süre AB kamuoyunu ve liderlerini meşgul edeceğe benziyor. Ancak, bu konuda yaşanacak kırılmalar ve çatışmacı anlayış AB’nin barış ile temellendirmek istediği geleceğini etkileyebilir.