Mehmet Hasgüler: "Kıbrıs ve AB’de fırtına kopacak"

Röportaj: Ömer Leventoğlu


  ANKARA (25.02.2007)-Türkiye’nin AB süreciyle birlikte aktif hale getirdiği Kıbrıs’ta çözüm politikası, yakında Rum tarafında Yüksek Mahkeme’nin açıklayacağı bir kararla yeni bir mecraya giriyor. Kararın, garantör Türk, Yunan ve İngiliz devletlerinin yanı sıra AB’yi de zorda bırakacağı belirtiliyor. 


Kıbrıs’taki Anayasa’ya dayanarak milletvekilliği seçim haklarını talep eden 78 kişilik Kıbrıslı Türk hareketinin davası, Rum Yüksek Mahkemesi’nin kararının ardından Avrupa’ya taşınacak. Kıbrıs konusunda Türkiye’deki yetkin uzmanların başında gelen Kıbrıslı akademisyen Mehmet Hasgüler, bu davanın, “Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden Avrupa’nın gasp ettiği hakların davası” olacağını belirterek, AİHM’nin vereceği kararın, Kıbrıs için düğümü çözecek bir öneme sahip olduğunu belirtiyor.

Kıbrıs Rum yönetimi tarafından Ada’nın çevresinde petrol aranmasıyla ilgili başlattığı ihale süreci de Ada’daki halkların idari ve hukuki statülerini kökten sarsacak yeni gelişmelere gebe. Konunun MAİ çerçevesinde uluslararası tahkime gitmesi ve uluslar arası şirketlerin muhatabiyet kazanması da Türk tarafını tedirgin ediyor. Bu nedenle Ankara’da temas halinde olan Kuzey Kıbrıs Türk yönetimi Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Turgay Avcı Türkiye’den yardım istiyor. Mehmet Hasgüler, söz konusu sürecin yakın gelecekte doğuracağı diplomatik ve siyasi sorunların, Türkiye’nin resmi tezlerini alt-üst edeceğini belirtiyor.

Geçtiğimiz günlerde 5’inci baskısı çıkan “Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim politikalarının Sonu” adlı kitabında Türk ve Rum tarafının resmi tezlerine büyük darbe indiren Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Hasgüler, aynı zamanda 12 Eylül’den 27 gün önce Türkiye’nin bugünkü AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 20’inci kuruluş yıldönümünü kutlayan posta pulları bastığını da ortaya çıkartıyor. Kitabın kapağında bu çarpıcı belgelere yer veren Hasgüler, yakın gelecekte Kıbrıs ve AB bağlamında yeni krizler yaratacak olan gelişmeleri ANF’ye anlattı.

- Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgili olarak bugüne kadar koruduğu resmi tezleri var. Bu kitap ile söz konusu resmi tezleri hangi noktada sorguluyorsunuz?

Hasgüler- Kitap, ana tez olarak Kıbrıs’ta iki toplumun bir arada yaşamasının mümkün olduğunu işliyor. Bunun bir ideal değil, yaşam gerçeği olduğuna dair ipuçlarını veriyor. Kitabın özelde en önemli tarafı ise olgular çerçevesinde resmi tezlerle hesaplaşan bir içeriğe sahip olmasıdır. Bunu yaparken de Türk, Yunan ve İngiliz resmi tezlerini bir bir iptal ediyor.

-Sözünü ettiğiniz tezlere karşı ortaya koyduğunuz somut olgular nelerdir?

-Öncelikle garantör devletler tarafından Kıbrıslı Türklerle Rumların yıllardır birbirlerini kestikleri, öldürdükleri, bu iki halkın bir arada birbirine düşman olduğu tezi işleniyor ki bu yanlıştır. Çünkü Türklerle Rumlar 1955-1957 yılları ve 1963-67 yılları dışında herhangi bir kargaşa yaşamadılar. Kaldı ki kargaşa dönemlerinde de öyle köylerde gidip birbirlerini kesmediler. İkinci yalan ise medya tarafından, sanki Kıbrıs’ta Kıbrıs Rum Devleti varmış ve bu devlet de Türklere ait değilmiş gibi bir varsayım üzerine haberlerini kurgulamasıdır. Oysa bu kitapta ortaya çıkardığımız belgeler, Türkiye’nin de 12 Eylül’e kadar Kıbrıs Federe Devleti’ni kutladığını gösteriyor. Yani sadece Rumların olmayan, sadece Türklerin de olmayan, iki toplumun ortak devleti, Federe devletin kuruluş yıldönümleri kutlanıyordu. Bu yalanları bu kitapta belgeleriyle deşifre ettik.

Gerçekte sorunun kaynağı şudur: İngilizler, Filistin ve Hindistan’da olduğu gibi Türkler ve Rumları karşı karşıya getirerek böl ve yönet politikası izlediler. Bunu yaparken Türkiye’yi de bu karşıtlığın bir unsuru haline getirdi İngiltere. Bu karşıtlığın uluslararası alanda Türkleri ve Rumları hangi koşullara mahkum ettiğini ve İngilizlere ne tür fırsatlar yarattığını ortaya koyduk. İngilizler, yarattıkları bu suni ayrılık ve gerginlikleri kullanarak iki toplumu birbirine kırdırarak, doğru bir bağımsızlığın gerçekleşmesini de engellemiştir. Bunda elbette Helen milliyetçiliği ve Enosis, yani Rum tarafının Yunanistan’a bağlanma politikası da etkili oluyor. İşte bunun yarattığı çatışma ortamını da deşifre ettik kitapta. Oysa 2003 yılında kapılar açıldıktan sonra, Türkler rahatlıkla gidip yaşadıkları yerleri dolaşıyorlar, Rumlar da gelip yaşadıkları evlerde konuk oluyorlar, yemeklerini yiyorlar, bahçelerinden portakal kopartıp yiyebiliyorlar. Yani bu, Ada’daki iki halkın hiçbir şekilde ayrılıkçı ve milliyetçi tutumlara prim vermediğini kanıtladı. Ancak hakim devletler, garantör devletler, iki halk arasında bir hasımlık bulunduğu tezini işleyerek konumlarını güçlü tutmaya çalışıyorlar. Bu da Ada halkının aleyhine işlemektedir. Çünkü gerçekte Türklerin ve Rumların birlikte kurdukları Kıbrıs Federe Devleti, İngiliz kraliçesine ait bir toprak parçasının halkların cumhuriyeti haline gelmesidir. Bu nedenle şimdi uluslararası alandaki bu büyük kavga, halkların kavgası değildir. Bunun kanıtlarını ortaya koyduk bu kitapta.

-Yakın dönemde Birleşmiş Milletler, Ada’daki Barış Gücü askerlerini çekme önerisinde bulundu. Bu öneri halen tartışılıyor. Önümüzdeki günlerde böyle bir uygulama söz konusu olursa, ne tür sonuçlar doğurur?

-Barış gücü askerlerinin Ada’dan çekilmesi, Kıbrıs’ta herhangi bir savaş tehlikesi olmadığı, sorunun çözüldüğü, siyasal sulh sağlandığı anlamına gelecektir. Ancak bunun yanında, 186 Güvenlik Konseyi Kararı düşecektir ve böylece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruiyeti ortadan kalkacaktır. Kıbrıs Cumhuriyeti illegal bir devlet niteliğine düşecektir. Bu durumda, Avrupa Birliği, illegal bir devleti içine almış olacaktır. BM’nin bu kararı, aslında diplomaside Türkiye için büyük bir silah anlamına geliyor. Ancak, her nedense kuşku verici bir şekilde Türkiye bu konuda sessiz kalıyor ve konu gündeme getirilmiyor. Bilmediklerinden mi? Bu konuda bir yorum yapmak istemiyorum. Ancak açık olan şu ki; Türkiye bu konuda kullanması gereken araçları kullanmıyor. Bu kararın uygulanmasının uluslararası hukukta doğuracağı sonuçlar dikkate alınmıyor. Kaldı ki Türkiye’nin elinde başka hiçbir silah yoktur. Ya “çözümsüzlük çözümdür” siyaseti uygulayacaksınız, ya da lehte bir gelişme sağlamak için bu seçenekleri kullanacaksınız.

-Kıbrıs Rum tarafının Ada’nın kıta sahanlığında petrol aramak üzere bir takım uluslararası şirketlerle ihale çalışması devam ediyor. Bu gerilim nereye gidiyor? Sonuçları ne olacak?

-Rumların petrol aramak için başlattığı süreç oldukça ilginçtir. Rumlar şimdi petrol aramak istiyor. Acaba petrole olan ihtiyaçları birden bire ülkeyi krize sürüklediğinden mi? Neden? Çünkü petrol şirketlerine ihale verdiğinde, bir süre sonra yeni bir hukuki durum doğacaktır. O zaman Türkiye bu petrol arama faaliyetlerine engel çıkardığında, bu kez sadece Rum tarafı değil, aynı zamanda bu çokuluslu şirketler, Türkiye’yi Tahkim’e götürecektir. MAİ anlaşmaları çerçevesinde Türkiye tahkim divanına gitmek zorunda kalacaktır. Uluslararası tahkimde Türkiye’nin mahkum edilmesi söz konusu olacaktır. Bu ne anlama geliyor? Türkiye’nin diplomaside elinin daha da zayıflaması, yani tersinden Rum tarafının yeni bir statü elde etmesi demektir.

Ayrıca şuna dikkat çekmek istiyorum: Ada’nın tamamını temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Birliği’ne girerken iki anlaşma yapıldı. Birincisi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB’ye giriş anlaşması, ikincisi de İngilizlere ait olan yüzde 3’lük toprak parçasının, yani İngiliz üsleri tarafından kullanılan toprakların AB dışında kalması anlaşmasıdır. Bu üsler, Ortadoğu’ya müdahale için kullanılmak üzere burada tutuluyor ve böyle bir operasyon söz konusu olduğunda, Avrupa’dan saldırılmamış olacak ve AB bu konuda kendini temize çıkartmış olacaktır.

-Peki Türkiye, bugün yaşanan çözümsüzlük ve giderek bir çıkmaza giren bu sorun karşısında bundan sonra ne yapabilecektir?

-Türkiye 2002’ye kadar çözümü savunmuyordu, 2002’den sonra savunmaya başladı. Bunu AB için ya da başka bir nedenle yapmış olabilir ama çözüm konusunda bir süreç başlatıldı. Buna karşın Kanton devletini savunan, ardından Federal Devleti savunan CHP bugün iki ayrı devleti savunuyor. Sosyalist Enternasyonal üyesi bir parti, paradoksal olarak milliyetçi politikaları savunabiliyor. Çözüm yolunda atılacak adım ise Kıbrıs için, Ortadoğu için, Türkiye’deki halklar için uzun vadeli, iki toplumun yakınlaşmasına dönük, şovenist yaklaşımlardan arınmış bir barışın tesisini adım adım sağlayacak bir mücadeledir. Türkiye’nin çözüm konusunda attığı adımlarda da Kıbrıs sorunu ile AB sorunu ayrı ayrı ele alınmak durumundadır. Çünkü bu iki sorun ayrı kulvardaki sorunlardır ve Kıbrıs sorununun, Türkiye’nin AB üyeliğine bağlanamayacak dinamikleri vardır. Yani Türkiye şimdi çözüm arıyor, fakat Kıbrıs ile AB’yi birbirine karıştırarak sorunu çıkmaza sürüklüyor.

-Türkiye’nin bu iki sorunu birbirinden ayırmaması, Kıbrıs’ın geleceği açısından ne anlama geliyor? Yani geçerli politika Kıbrıs sorununu nereye götürüyor?

-Mevcut politik karmaşaya dayanan ve Kıbrıs ile AB’yi Türkiye’nin çıkarları çerçevesinde iç içe sürükleyen politika, Türkiye’yi daha kritik bir noktaya getirecektir. Bu kritik nokta da şudur: Türkiye AB’ye üye olmadan önce Kıbrıs’la ilgili bir takım yeni senaryolar ortaya çıkacaktır. Nedir bunlar? Bugün Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki haklarını talep ediyorlar. En son olarak 78 kişilik bir hareket başlatıldı. Bu 78 kişi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki yönetim hakkını talep ettiler. Geçtiğimiz yıl 78 Kıbrıslı Türk’ün bu talepleri içeren başvurusu söz konusudur. Rumlar bu talebi kabul etmediler. O devrin geçtiğini, koşulların değiştiğini ileri sürerek başvuruculara seçme ve seçilme hakkı verilemeyeceğini ileri sürüyor. Şu anda bu başvuru Tahkim’de ele alınıyor. Yüksek Mahkeme’ye gitti Yüksek Mahkeme’nin raporunun olumsuz olduğunu duydum. Ancak önümüzdeki günlerde bu mahkemenin dosyayı sonuçlandırması bekleniyor. Ve böylece konu sanıyorum önümüzdeki günlerde Avrupa’da görüşülecek. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görüşülecek. Bu dava, Avrupa hukuku için de çok kritik bir önem taşıyor. Avrupa’ya büyük bir darbe niteliği taşıyacaktır bu dava. Türkler burada Rumlara yalvarmıyor bu hakları kullanmak için, tam tersine Anayasal haklarını talep ediyorlar. Çünkü garanti anlaşmaları ve anayasa ortada duruyor. Kıbrıslı Türkler, Avrupa’dan emzik bekleyen çocuk gibi mahcup değil, tam tersine hakları için, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gasp ettiği hakları için mücadele ediyorlar. Bu dava Avrupa demokrasisi için bir sınav olacaktır. Kıbrıs sorununun geleceği için de önemli hukuki sonuçlar doğuracaktır.

İŞTE KIBRIS VE AB’DE DEPREM YARATACAK OLAN DAVANIN GERİ PLANI!

1959-1960 Anlaşmalarıyla birlikte, Kıbrıs Cumhuriyeti ortaya çıktı. Bunun iki kurucu ortağı vardı: Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar. Bu devletin üç garantörü ise İngiltere, Türkiye ve Yunanistan oldu. 1963 Aralık ayında bir çatışma çıktı ve bunun ardından, Türk tarafı, bu devletin yönetimindeki veto yetkisi bulunan Cumhurbaşkanlığı Muavinliğini, Tarım Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nı terk ettiler. Aynı dönemde 56 Rum, 24 de Türk milletvekilliği bulunuyordu. O dönemde Türklerin nüfusu yüzde 18, Rumların nüfusu ise yüzde 82 olarak tespit edilmişti. Buna karşın kamuda yönetimsel temsil olarak Türklerin yüzde 30, Rumların ise yüzde 70 yetkisi bulunuyordu. Türkler bu yönetim kademelerini terk ederek çekildikten sonra milletvekillikleri halen boş duruyor. Ancak Bakanlıklar, “İhtiyaç Doktrini”ni ileri sürerek boş bırakmadılar, Rumlar bu bakanlıklarda bulunuyor.

4 Mart 1964’te, 186 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı çıktı ve Barış Gücü askerleri Ada’ya yerleştirildi. Ancak 186 sayılı kararın uygulanması için resmi bir devletin tanınması gerekiyordu ve bu kapsamda Türk tarafının terk ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen tanınmış oldu. Böylece Rumların yönetiminde kalan Kıbrıs Cumhuriyeti, Ada’nın resmi devleti statüsünü kazandı. Bu karara İsmet Paşa da olumlu oy verdi. Ve bu karar Rumların Avrupa’ya resmi ve meşru bir devlet olarak katılımını sağladı.

Türkiye ise 1980 yılındaki 12 Eylül darbesinden 27 gün önce, Ankara’daki matbaalarda Kıbrıs Federe Cumhuriyeti’nin 20’inci yıldönümünü kutlayan posta pulları basıldı. Ancak 12 darbesi sonrasında resmi tezler değiştirildiği için o güne kadar tanınan ve kutlanan Kıbrıs Cumhuriyeti artık sadece “Rum tarafı”nı ifade etmek için kullanıldı ve Türklerin yaşadığı bölgeye de önce Kıbrıs Türk Federe Devleti, ardından da KKTC ismi verildi. Ancak Türkiye’nin bu operasyonu uluslararası toplum tarafından kabul görmedi. Bu arada Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasası geçerli anayasa olarak kaldığı için, Kıbrıslı Türkler, bu anayasal hakları için şimdi AB hukukunu da zorda bırakacak olan bir hareket başlattılar.

ANF NEWS AGENCY