Avrupa'da Artan Irkçı Dalgalar ve Göçmenler

Göktürk Tüysüzoğlu        
gokkturk@hotmail.com

13 Şubat 2008

Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlattığı bütünleşme ve işbirliğine dayalı entegrasyon hareketini günümüze kadar başarıyla sürdürmüştür. Avrupalılar, 2.Dünya Savaşı sonrası içine düştükleri zor durumdan, ulus devletlerin birbirlerine güvenmeleri ve halkın da barış sürecini sürekli kılmak için gerekli olan destekleyici tavrı göstermesiyle çıkmışlardır.

Avrupa tarihinde, uzun dönemli bir barış süreci 1951 Paris Antlaşması ile başlamış ve Eski Sovyet Bloğu ülkelerinin de katılımıyla 2004’den itibaren coğrafi olarak bir büyüme gerçekleştirilmiştir. Aslında, AB tarzı bir entegrasyon hareketini oluşturmak çok büyük zorluklar içermektedir. Milliyetçilik, ekonomik ve askeri rekabet, sosyal farklılıklar, vb. gibi kavramlar AB’nin oluşum ve gelişim sürecinde de etkili olmuştur ve görüyoruz ki hala da etkili olmaya devam etmektedir.

Günümüzde kendini demokrasinin, insan haklarının, özgürlüğün, vb. merkezi olarak kabul eden ve kendine katılmak isteyen ülkelere adeta bir başöğretmen edasıyla yukarıdan bakıp, çeşitli ödevler veren Avrupa Birliği’nde, göçmenlerin durumu maalesef içler acısı bir haldedir. Almanya, Fransa, Belçika gibi ülkeler kendilerini demokrasinin beşiği olarak görseler de, çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki aşırı milliyetçilik ve ırkçılık bu ülkelerde başta olmak üzere tüm Avrupa’da yükselişe geçmiştir. Bunu anlamak için AB üyesi olan ülkelerde yapılan seçimlerde ırkçı partilerin ve yine aşırı muhafazakar partilerin aldığı oy oranlarına bakmak yeterlidir. Avusturya’da Jörg Haider, Fransa’da Jean Marie Le Pen, Almanya’da Neo Nazi’lerin varlığı ve etkinliği Avrupa’da yükselen ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının bir başka belirtisidir.

Kanımca Avrupa’da 2 tür ırkçı anlayış vardır. Bunlardan ilki ve daha hafif olanı; Doğu Avrupa ve Balkanlar’dan gelen göçmenlere yapılanlardır. Bu insanlar, batılı akrabaları tarafından Rus yandaşlığı, sistem düşmanlığı ile damgalanmakta ve Batı Avrupalılar tarafından, asla gerçek bir Avrupalı olarak görülmemektedir. Ayrıca, Batı Avrupalılar, Doğu Avrupalıları Komünist Rusya’dan koparıp aldıklarını iddia etmekte ve bu nedenle Doğu Avrupalıların kendilerine borçlu olduğunu söylemleri ve tavırları ile ortaya koymaktadırlar. “Polonyalı Muslukçu”, vb. tanımlamalar Batılılar tarafından Doğu Avrupalı işçileri aşağılamak için kullanılan deyimlerden yalnızca biridir.

İkinci tür ırkçı anlayış ise Avrupalı olmayan göçmenlere karşı ortaya konmaktadır. Eski Afrika sömürgelerinden gelen göçmenler, Asyalılar ve Türkler bu ırkçı anlayıştan en çok etkilenen göçmen gruplarıdır. 1960’larda ve 70’lerde Avrupa’nın istihdam ve iş gücü açığını kapatmak ve onların çalışmak istemediği alanlarda görev yapmak için Avrupa’ya göçen bu gruplar, çok önemli roller üstlendikleri ve gelişiminde büyük paya sahip oldukları Avrupa uygarlığından, bugün dışlanmak istenmektedirler.

Sağcısı, solcusu tüm siyasi partiler tarafından iç politika malzemesi yapılan ve ırkçı gruplar tarafından da hedef olarak algılanan bu insanlar, günümüzde çok zor durumdadırlar. Bu insanlar, anayurtları ile zorlukla bağlantı kurabilmekte ve yine Avrupa’da eğitim-öğretim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerinden faydalanmakta büyük sıkıntı çekmektedirler. Hatta, durum öyle bir hal almıştır ki, eğer kendi anayurtlarından birisiyle evlenip, yuva kurmak isterlerse, evlenecekleri kişinin de Avrupa’da yaşayacakları ülkenin dilini çok iyi bir şekilde bilmesi bir zorunluluk halini almıştır.

Son yaşanan Ludwigshafen Faciası ve 9 Türk’ün ölümü Avrupa’da yaşayan yurttaşlarımızın bazı gruplar tarafından hedef alındığının en büyük göstergesidir. Kundaklama olmadığına dair açıklamalar gelse de durum henüz net olarak ortaya konulabilmiş değil. Ancak, görgü tanıklarının ifadeleri, evin duvarına yazılan ırkçı söylemler ve yine binanın alt katının daha önce Neo-Nazi gruplarca kullanılan bir lokal olması gibi belirtiler, kundaklama ihtimalini arttırıyor. Almanya’da daha önce yaşanan Solingen Olayı ve buna benzer birtakım gelişmeler, başta Türkler olmak üzere özellikle Asyalı ve Afrikalı göçmenlerin çok büyük tehdit altında yaşadıklarını ortaya koyuyor.

Kısacası, kendisini Medeniyetin  Merkezi ve demokrasinin adası ilan etmiş bir kıtada böyle rezillikler yaşanıyor ve buna karşı gereken önlemler alınmıyorsa, hatta ateşin altına sürekli odun atılıyorsa; bu ülkelerin yabancı düşmanlığı ve anti-demokratik uygulamalar yaptığı iddiasıyla Türkiye’yi suçlamaları ve sürekli olarak uyarmaları oldukça ironik oluyor. Kanımca ülkemiz yabancılara ve göçmenlere Avrupalılardan çok daha iyi yaklaşıyor ve onlara gereken misafirperverliği gösteriyor. En azından, İspanya’da ve Almanya’da olduğu gibi futbol sahalarında top koşturan siyah tenli oyunculara sataşılmıyor ve onlara gerekli özen gösteriliyor.