Gürcistan'dan Ergenekon'a uzanan yol:
Emperyalizm ve turuncu devrimler
Fatih Yaşlı
25 Ağustos 2008
Liberal sol aydınlar, emperyalizm ve anti-emperyalizm kavramlarını ilkel ve demode ilan ederek lügatlerinden çıkarıp, sosyalistleri milliyetçi, ulusalcı ve statükocu olmakla itham ededursunlar; enternasyonalist olmanın başlıca koşulunun anti-emperyalist olmaktan geçtiği bir dönemden geçiyor Türkiye ve Dünya. Çünkü emperyalizm, eski niteliklerinden hiçbir şey kaybetmeden ve fakat ona yepyeni nitelikler de eklemiş olarak yeniden gündemimizde bulunuyor.
8 Ağustos 2008 tarihini bir dönemin kapanış ve yeni bir dönemin açılış tarihi olarak kaydetmemiz gerekiyor. Rusya’nın Gürcistan’a yönelik operasyonu ve Çin’in Pekin Olimpiyatları’nın açılış töreninde verdiği “kadim uygarlık” mesajı 12 Ağustos’u, SSCB’nin ve reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından başlayan tek kutuplu dünyanın bitiş ve iki kutuplu bir dünyanın başlangıç tarihi haline getiriyor.
Rusya’nın Gürcistan operasyonu ile birlikte;
1- 1991 yılından beri turuncu devrimler ve Afganistan ile Irak işgalleri aracılığıyla sürdürülen Rusya’yı çevreleme, Ortadoğu’ya ve Hazar Enerji Havzası’na egemen olma ve Rusya ile Çin arasında tampon görevi görecek batı yanlısı rejimler yaratma şeklindeki emperyalist stratejiye ilk kez dur denilmiş oluyor.
2- 1991’den beri ilk kez Rus hinterlandında oluşturulan batı yanlısı bir rejime askeri müdahalede bulunularak, ABD, AB ve NATO’ya, dolayısıyla bir bütün olarak emperyalist bloğa meydan okunmuş oluyor.
3- Rusya, emperyalizmin böl ve yönet politikasını kendisine yöneltiyor ve Kosova’nın Sırbistan’dan koparılmasına benzer bir şekilde Osetya ve Abhazya’yı Gürcistan’dan koparıyor.
4- Rusya’nın sahip olduğu enerji kaynaklarının Avrupa ile ABD arasındaki müttefiklik ilişkisini sorunlu hale getirdiği ortaya çıkmış oluyor. Rus gazına ve petrolüne göbekten bağlı Avrupa’nın Rusya’ya karşı sert bir tavır takınmayıp bir detant (yatıştırma) politikası gütmesi bunu kanıtlıyor.
5- ABD’nin Polonya’ya füze sistemi kurma hamlesine Rusya, Belarus’a füze sistemi kurma projesiyle, ABD’nin Karadeniz’e savaş gemisi çıkarmasına ise Suriye üzerinden Akdeniz’e savaş gemisi çıkarma ve hatta Chavez’in önerisiyle Rus donanmasına bağlı gemilerin Venezuela’ya bir ziyarette bulunması hamlesiyle karşılık vererek mücadelenin küresel ölçekte gerçekleşeceğini ortaya koyuyor. Rusya ile ABD’nin “haydut devletler” kategorisine dâhil ettiği ülkeler arasındaki ilişkilerin daha da gelişeceğini tahmin edebiliyoruz.
6- Küresel egemenlik mücadelesinin Ortadoğu ve Kafkaslar coğrafyasında gerçekleşeceği, enerji kaynaklarının hâkimiyetini ele geçirme amaçlı olacağı ve batı yanlısı rejimlerle Rusya, İran, Çin ekseninde yer alan ülkeler arasında geçeceği kesinleşmiş bulunuyor.
Peki ya Türkiye? Türkiye küresel egemenlik savaşının neresinde duruyor?
Bu soruya yanıt vermek için 2000’li yıllara ait bir olguya, “turuncu devrimler” olarak kodlayabileceğimiz müdahalelere odaklanmamız gerekiyor. Emperyalizmin, “sivil toplum” aracılığıyla rejim değiştirmeye yönelik müdahalelerinin tarihini Polonya’yı reel sosyalist bloktan koparmak için örgütlenen Dayanışma Hareketi’ne kadar geri götürebiliriz. Ancak bu müdahalelerin yoğunluk kazandığı ve başarılı da olduğu yıllar aslında 2000’ler.
Hatırlatma amacıyla sıralayalım: 5 Ekim 2000’de Sırbistan’da Miloseviç, 23 Kasım 2003’de ise Gürcistan’da Şevardnadze devrildi. 22 Kasım 2004’de Ukrayna’da başlayan gösterilerle seçimler yenilendi ve Batı yanlısı Yuşçenko’nun devlet başkanı olması sağlandı. 2005 yılı Şubat ayında Lübnan devlet başkanı Hariri bir suikast neticesinde yaşamını yitirdi ve bu olayın ardından gelen “Sedir Devrimi” ile Suriye’nin Lübnan’daki askerlerini çekmesi sağlandı.
Eğer Türkiye’nin bu “devrimci dalga”nın dışında kaldığını zanneder ve devrimlerin turuncu da olsalar bir “domino etkisi” yarattıklarını unutursak büyük bir yanılgıya düşmüş oluruz. Çünkü DSP-MHP-ANAP hükümetinin 2002 yılında devrilmesi bizim turuncu devrimimizdir. Hükümetin yeterince Amerikancı olmamasından kaynaklı değildir bu devrim; yeniden dizayn edilen coğrafyamızda daha dinamik bir partnere, toplumsal meşruiyeti daha fazla bir siyasi özneye duyulan ihtiyaçtandır. Bu süreçte halk faktörünün devreye sokulmamış olması, sürecin adının konulmaması, kimsenin bir devrimden söz etmemesi önemli değildir. Bizim turuncu devrimimiz, bizim ülkemizin özgül şartlarına uygun bir şekilde gerçekleşmiştir.
2002 yılında yaşananları kısaca hatırlamak bu “devrim”in nasıl gerçekleştiğini anlamak için yeterli görünüyor. Başbakan Bülent Ecevit’in sağlığının bozulması ile birlikte, medyanın ve TÜSİAD’ın Ecevit aleyhine görülmemiş bir kampanya başlatması ve ordunun da katılımıyla görevi Hüsamettin Özkan’a devretmesi için yaptıkları baskı, bu baskının sonuç vermemesi neticesinde Kemal Derviş’in erken seçimden bahsetmeye başlaması, DSP’nin bölünmesi ve İsmail Cem-Kemal Derviş-Hüsamettin Özkan üçlüsünün yıldızının parlatılması, koalisyon ortaklarından Bahçeli’nin oyunu görüp kasım ayını erken seçim tarihi olarak açıklaması, Derviş’in Cem ve Özkan’ı yarı yolda bırakıp CHP’ye katılması ve nihayetinde 3 Kasım seçimleri.
Halksız, eylemsiz, STK’sız gerçekleşen bu “devrim”le -ki Amerikancılığın böylesi güçlü olduğu bu topraklarda elitler arası mücadele yeterliydi sürecin bu şekilde ilerlemesi için- Cem-Derviş-Özkan üçlüsünden batıyla uyum içerisinde çalışan beyaz Türk bir lider çıkarılması umuluyordu, fakat bu plan tutmadı ve AKP seçimlerden birinci parti olarak çıktı. İlk başta kimi kuşkular olsa da geçen altı yılın ardından anlaşıldı ki AKP, Türkiye burjuvazisinin ve emperyalizmin yıllardır arayıp da bulamadığıydı. Biz de aradan geçen altı yılın ardından söyleyebiliriz ki, Yuşkenço, Saakaşvili ve Erdoğan aynı oyunun oyuncularıdır.
Bu noktada, Dolmabahçe’den Ergenekon’a uzanan süreci anlamak için artık daha makro ve daha küresel ölçekli bir bakış açısına sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Sendika.org’da 21 Temmuz’da yayınlanan “Dolmabahçe Mutabakatı’ndan Ergenekon Mutabakatı’na” isimli yazıda şöyle demişiz: “Ergenekon Operasyonu’nun son dalgasında gözaltına alınan askerlerin 2003–2004 yılları arasında darbe planları yapan ve Özkök çizgisinin dışında kalan subaylar olduğu görülüyor. Bu subayların, söylemsel düzeyde bile olsa Çin, Rusya ve İran’la ittifaktan söz eden, Avrasyacı ve ulusalcı bir çizginin temsilcisi oldukları anlaşılıyor.”
Artık ekleyebiliriz: Ergenekon, 2002’de başlayan turuncu devrim sürecinin bir halkasıdır. Turuncu devrim egemenler arası bir mutabakatın zeminini oluşturmuş ve bu mutabakata dâhil edilemeyecek olanların tasfiyesiyle sonuçlanmıştır. Tasfiye edilenler, Amerikancı olmadıkları ya da anti-emperyalist oldukları için değil, yeniden tasarlanan bir coğrafyada zamanın ruhuna ayak uyduramayacakları ve kendileri için öngörülen rolleri oynayacak yetenekte olmadıkları için tasfiye edilmişlerdir. Tasfiye edilenlerin kendilerinden bağımsız olarak önemli olan bir zihniyetin, Avrasyacı ve ulusalcı söylemin taşıyıcısı bir zihniyetin tasfiye edilmiş olmasıdır ve söz konusu tasfiyenin küresel boyutu turuncu devrimlere bakılmadan anlaşılamaz.
Mehmet Altan 24 Temmuz 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlanan “Karadziç ve Ergenekon” isimli yazısında Karadziç’in yakalanmasıyla ilgili olarak, devletin devleti tasfiye ettiğinden bahsetmiş, “içe kapanmacı, faşizmle kucak kucağa oturmuş, ülkeyi dünyadan koparan ve gelecek vaat etmeyen anlayış, dünyanın da yardımıyla saha dışına atılıyor” demiş ve yazısını da “Sırbistan’da Karadziç Türkiye’de Ergenekon... İkisine de yeni çağda yer yok” diye bitirmişti.
Altan’ınki ziyadesiyle yüzeysel bir değerlendirme ve Karadziç bir metafor elbette; lakin Sırbistan’dan, Ukrayna’dan, Gürcistan’dan Ergenekon’a ve Türkiye’ye bir yol uzanıyor bu çok açık; tıpkı Bakü’den Tiflis’e ve oradan Ceyhan’a uzanan petrol boru hattı gibi.
Kaynak: Sendika.org