Çatışanlar Medeniyetler mi Yoksa İdeolojiler mi?
(Evren Çevik)
İnsan ırkı bulundukları coğrafya, oluşturdukları dil, kurdukları yönetim şekilleriyle birbirlerinden ayrışmaya başlamışlardır. Her insan bulunduğu coğrafyada ve iklimde maruz kaldığı koşullar neticesinde kendi vücut yapısını önlenemez bir evrim süreci içerisinde bulmuştur. onbinlerce yıllık göç, ilkel döneme özgü hastalıklar ve buna göre oluşan bağışıklık sistemi, insanları birbirlerinden fiziksel ve biyo-dayanıklılık açılarından farklı kılmaya başlamıştır. Zayıf olanlar doğaya yenilmiştir. Mücadeleyi sürdürenler kendilerini doğa şartlarından koruyacak sistemler geliştirmiştir. Avcılık ve toplayıcılık döneminde sosyalleşme ve modern iletişime yönelik ilk adımların bu doğaya karşı savaşın kaybedilmek üzereyken atılmış olması güçlü bir ihtimaldir. Her insan grubu, keşfettiği verimli bölgeleri kendilerine yurt edindi ve bölgelerine gelen her insanı veya insan grubunu "onlar" veya "diğerleri" statüsüne koydu. Bu şekilde "biz" kavramı somut anlamda aidiyet bilincini güçlendirdi.
İnsanoğlu, "biz" kimliğini geliştirirken kendi içlerinde komün bir yaşam tarzı ve kadınların daha etkin bireyler olduğu bir sosyal sistem hakimdi. Ancak bu paylaşım ve dayanışma sadece kendi gruplarını kapsıyordu. Dışardan gelenleri düşman veya tehdit olarak görme gibi yaklaşımlar hakimdi. Nitekim doğada hiç bir canlı, kendisine tehdit olabilecek bir başka canlıyı çevresinde barındırmaz. İnsan grupları içinde en büyük tehdit, "diğer" insan gruplarıydı. Kaynaklarını sadece kendi grubu için korumaya çalışan bir savaşçı sınıf oluşmaya başladığında kadınların sosyal düzendeki etkisi azalmaya başladı. Cesaretin yanında en güçlü fiziğe ve savaşma kabiliyetine sahip insanlar lider durumuna gelmeye başlamışlardı. Yönetimde ise hiyerarşinin gelişimi fiziksel açıdan en güçlüden en zayıfa doğru şekillenmekteydi.
İş bölümünün yapılması ve bireyin belli alanlarda yeteneklerini arttırması ise meslek dallarını oluşturmaya başlamıştı. Avcılık ve toplayıcılığın yanında bitki yetiştiriciliğinin de uzmanlık alanı haline gelmesi ve hayvanların evcilleştirilmesi ile göçebeliğin yerini yerleşik düzen almaya başladı. Tabii ki bu verimli vadilerde yaşayan insanlar için geçerliydi. Vadilerde yaşayan insan grupları, dağlık alanlarda yaşayanlara göre daha hızlı bir sosyal ve siyasal gelişim göstermiştir. Dağlık arazilerde ve başka zor iklim koşullarında yaşayan insanlar bulundukları bölge şartlarına göre kısmen hayvancılıkta gelişim göstermişlerdir. Ovalarda ve vadilerde yaşayanlar, dağlık arazilerde yaşayanları "vahşi", "yağmacı" veya "barbar" olarak nitelemiştir ve medeni yaşam tarzı olarak da yerleşik hayat bir medeni yaşam modeli olarak kabul edilmiştir. Her ne kadar "onlar" veya "vahşiler" diye tabir edilen dağ insanları da belli bir gelişmişlik seviyesine ulaşmışlardı ve bu yaşam tarzı da farklı bir medeniyeti ifade ediyordu. Çünkü organize hareket eden ve planlı hareket etme zorunluluğunu duyan bir toplum söz konusuydu. Gerçektende dağlık alanlarda yaşam koşullarının zor olmasından dolayı belli kıtlık dönemlerinde dağlarda yaşayanlar, ovalarda kurulmuş köylerde yaşayan insanların kaynaklarına göz dikmişlerdir ve yağmalamalar gerçekleşmiştir. İlk "yaşam tarzları" arası savaşlar büyük ihtimalle bu nedenlerle başlamıştır.
Köylerde yaşayanların kendilerini savunması için insan kaynağına ve setlere ihtiyaç duyulmaktaydı. Kalabalık olmanın ve bir arada hareket etmenin bu toplumlar için hayati bir önem taşıdığı artık bilinçlerine iyice yerleşmişti. Hali hazırda savaşçılık konusunda yetkin olan insanların önderliğinde ilk düzenli ve profesyonel askeri birlikler geliştirilmeye başlanmıştı. Buna paralel olarak şehir devletleri denilen siteler de medeniyetlerin gelişimi sürecinde sahneye çıkmaya başlamıştı. İlk kez Mezopotamya'da toplumsal gereklilikten ve güvenlik ihtiyacından dolayı gelişen bu merkeziyetçi yönetimler her gelen kavmi bölgesinden uzaklaştırmaya çalışmış, yendikleri kavimlerin insanlarını insan kaynağı ihtiyaçlarından dolayı köleleştirmiş ve toplumsal sınıflardan en aşağı tabaka olan köle sınıfı doğmuştur. Gerektiğinde hayvanların yerini tutan akıllı iş gücü, gerektiğinde de ticaret için kullanılan ve değerli mallardan öteye gitmeyen "işlevsel" bir sınıf doğmuştu.
Başka verimli bölgelerde de farklı coğrafik ve tarihsel koşullarda ancak aynı gerekliliklerden (göçmen kavimlere karşı savunma bilinci) dolayı aynı tarzda yönetimlerin oluşması yeni bir çağın başlangıcı oldu. İki farklı yerleşik toplumsal düzenin birbirleri arasındaki farklarını görmesiyle, iki ayrı medeniyetin varlığı kendiliğinden "keşfedilmiş" oldu. Dillerinin farklılığı, teknik üretim tarzlarının farklılığı, giyim ve yemek yeme tarzlarındaki farklılık bile iki ayrı medeniyetin varlığını yeterince gözler önüne sermişti. O dönemlerde iki medeniyette bulunan, kendilerine özgü geliştirdikleri ve ürettikleri fazla ürünler birbirlerine takas yoluyla el değiştirdi. Böylece ilk ticaret ağı kurulmuş oldu. Başka bölgelerde de şehir devletlerinin kurulmasıyla ticaret ağı genişlemeye başladı. İlk medeniyetler arası ilişkiler ticari boyutta gelişmeye başladı. Belli bir dönem içinde ciddi bir refah düzeyi yakalandı ve nüfus büyük bir hızla artmaya başladı. Nüfusun artmasıyla idareciliğin tarzı daha da derinleşmeye başladı. Sadece fiziksel ve savaşçı yeteneklerinden dolayı liderliği ellerinde bulunduran yönetici sınıfın etkisi, nüfus artışı ve bu nüfusa ve toplumun yapısına paralel olarak askeri kesim, tüccar sınıfı ve zanaatkar sınıfı gibi değişik çıkar gruplarının desteğine ihtiyaç duymaya başladılar. Şehir halkının ise yönetici sınıfından güvenlikten başka bir talebi olmadığı muhakkaktır. Eğer insanlar kendilerini güvende hissediyorlarsa işler onlar açısından yolunda demektir.
Ancak yöneticiliğin getirdiği avantajlardan ve toplum içinde değer görme amacı taşıyan başka lider adaylarından dolayı siteler içinde belirli zaman dilimlerinde iktidar çekişmeleri yaşandı. Liderler kendilerini ön plana çıkarmak ve halktan destek almak için "farklılıklarını" ve "özelliklerini" ön plana çıkarmaya başladı. Özellikle "kutsallık" bilincinin, yani bir kavrama üstün değer biçme anlayışının şekillenmesi de bu dönemlerde yoğunlaşmıştır. Lider karakterler, soylarını tanrısallaştırarak zaten var olan öykülerin yeniden "modernize" edilip onlara mitolojik anlamlar yüklendirilmesiyle kendilerini de kutsallaştırmaktaydılar. Mısır uygarlığının temelini oluşturan Firavunlar da güçlerini tanrılardan almaktaydı ve kökenlerini bu kutsallaştırılmış kavramlara dayandırmaktaydı. Mezopotamya Uygarlığı'nın yarı tanrı - yarı insan lider karakterleri mevcuttu. İnca , Maya ve Aztek gibi Amerika Kıtası uygarlıklarında da bu tip örneklere rastlamak mevcut. Hindistan'da ve Orta Asya'da da tanrı egemenliğine dayalı liderlikler söz konusuydu. Tanrılar'ın doğuşu da bu ilk iktidar mücadelelerinin bir yansımasıdır. Her lider ve o lideri takip eden toplumun aldığı manevi ve moral destek, kendi yarattıkları tanrılarıydı. Tanrılar için can vermek, tanrılarına bağlılıklarını ifade etmek ve onu kızdırmamak için adaklar, hediyeler sunmak için somut öğelere ihtiyaç duyuldu. Tapınakların kurulmasına başlandı ve bu tapınaklardan sorumlu kişiler önce liderler tarafından atandı. Bu dönem, ilk rahip sınıfının kuruluşudur. Çok kısa süre içinde rahipler manevi ve siyasal güçlerini arttıracakalarından dolayı rahipler sınıfı, şehir devletlerinin yönetim mekanizmasında daimi bir yer edinmeye başladı. Hatta zaman zaman tek başlarına iktidar olabildiler.
Bilinen ilk medeniyet olan Sümer Uygarlığı da başlangıçta anaerkil yapıdaydı, ilk tapınakların kuruluşu Sümer şehirlerinde gerçekleşti, din adamları, askerler, farklı katmanlara mensup halk ve köleler olarak 4 ana sınıfa ayrılmaktaydılar. Sümerler'in en iyi bilinen krallarından Gılgamış da yarı tanrı olarak nitelenirdi ve sonraki medeniyetler bu destanın çeşitli versiyonlarını ürettiler. Özellikle Gılgamış Destanı'nın parçası olan Tufan hikayesi 3 kutsal kitapta da mevcuttur. Sümerlerde aşk tanrısı olarak bilinen İştar'ın diğer bölge uygarlıklarnda İnanna olarak adlandırılması tanrıların kültürden kültüre , yıldan yıla evrim geçirdiğinin ispatı olabilir. Sümerlerin M.Ö. 2000 yıllarında yıkılışına kadar geliştirdikleri medeniyet, sonraki kurulacak medeniyetlerin temel kaynağını oluşturmuştu. Sonradan kurulan Akadların ve Babillilerin Sümer Medeniyetinin kalıntılarından kurulduğu da açıkça ortadadır. Sümer Tanrılarının bu medeniyetlerde de varlığı, ekonomik üretim tarzı, bürokrasi ve sosyal sınıflardaki durum Sümerlerle aynıydı ama ihtiyaçlara göre de bu sistemler evrim geçirmekteydi. Helen ve Roma uygarlıkları da kurulurken, bu medeniyetlerden etkilendikleri ortadadır. Çok tanrılı din, adak adamalar ve bürokratik yönetim tarzları her medeniyetin kontrolünde evrim geçirmekteydi. Bir toplumun kurduğu medeniyet, bir başka toplumda özünü korumasıyla birlikte coğrafik ve tarihsel koşullara bağlı olarak evrim geçirmesi, medeniyetlerin aslında birbirlerinden farklı olmadıkları sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Sınıfsal sistemin varlığı, dinin toplum üzerindeki etkisi, aile içi hiyerarşi, toplumlar arası çatışmaların çıkma nedenleri istisnalar haricinde hep aynıdır.
İlk zamanlarda kültürel açıdan birbirlerindan farklı olan şehir devletleri, ticaretten doğan sıkı bağlar ve bu ticaret yollarının işlevselliği ile organik olan bağlarını sıkılaştırmışlardır. Takaslar ve alışverişler yapılırken aslında farklı kültürlerde takas oluyordu. Birbirlerinden öğrendikleri her yeni icat veya keşif, kültürlerini birbirlerine yakınlaştırıyordu. Konuştukları dil bile birbirine benzemeye başlamıştı. Ancak bir birleriyle anlaşırken kimin hangi kabileden olduğu anlaşılabiliyordu. Bunun nedeni ise şive farkıydı.
Gerek bir şehrin diğer şehre üstünlük kurmasıyla, gerekse de ortak düşmanlarına karşı ittifak kurma yoluyla devletler kuruluyordu. İdarecilik, şehirlerin dışına taşırılarak gerçek anlamda uluslaşma sürecine giriliyordu. Kaba olarak açıklanırsa "biz" kavramından başlayan sosyalleşme süreci "uluslaşma" sürecine girene kadar itici etkenler hep ihtiyaçlar ve güvenlik olmuştur. Dinsel olgular ise devlet kuruluşunda sadece destekleyici bir unsur olmuştur. Liderlerin, aynı zamanda dinlerinin de temsilcisi sıfatlarını kazanmalarıyla dinin etkisi en üst bürokrasiden , en alt sınıftaki köleye kadar herkesi şekillendirmeye başlamıştı. Hindistanda doğan Budizm'in kurucusu Hint Prensi Siddhartadır. Tao felsefesi veya dininin kurucusunun ise Çin İmparatoru "Sarı" Huang Di olduğu iddia edilmektedir. Hindu Dininin kurucusu bilinmemekle birlikte M.Ö. 3000'lerde İndus Uygarlığının kurucuları olduğuna inanılmaktadır. Yine Yakındoğu'da gelişen tek tanrılı dinlerden Musevilik, Hz Musa'nın önderliği'ndeki İbrani Kavmi'nin bir dini olarak bilinir. İbrani Kavmi'ne Mısır Firavununa karşı yol gösteren Hz. Musa, Tevrat'a dayalı din olan Museviliği yaymıştı. Hz İsa'nın çarmıha gerilişi ise, düşmanlarının Hz. İsayı "Yahudilerin lideri" olmasının engellemesiyle bağlantılıdır. Hz. Muhammed'in İslam'ı yayması ise İslam Devleti'ni kurmasıyla mümkün olmuştur.
Hristiyanlık ile İslam'ın ortak yanları bu iki dininde ulus üstü olmaları ve neredeyse aynı erdemleri kapsamalarıdır. Yaratıcı'nın önünde herkesin eşit olması, adaletin ve affetmenin ön planda olması insanları medeniyetler üstü bir boyuta taşımıştır. Tek tanrılı dinler öncesinde, her medeniyete özgü farklı inanışların olması, kaynaşmanın önünde bir engeldi. Ancak tek tanrılı dinlerin, medeniyetler üstü bir boyuta girmesi, insanlık tarihinin rotasını değiştirmiştir. Bir zamanlar Paganist Roma Medeniyeti'nin kurucusu olan bu günkü İtalyanlar ile eski düşmanları olarak bilinen put perest Germen Uygarlığı'nın bugünkü ulusları olan Almanlar ile İngilizler Hristiyanlık Çatısı altında "Haçlı Seferleri" diye bilinen askeri ittifaklara dayalı anlaşmalarla ortak hareket edebilmişlerdir. Avrupa'da milliyetçilikten ziyade Hristiyan kimliğinin etkili olması, Vatikan'ı güçlü kılıyordu. Vatikan, kutsal toprakların kendi yönetimlerinin altına alınmasıyla, Avrupa'da siyasi otoritesini bir kata daha arttıracağını düşünüyordu. Vatikan'ın asıl hesabı, ölecek olan feodal beylerin mülklerini kendi mülklerine katmaktı. Feodal liderlerin Vatikan'a bağlı olması ve Kralların otoritesinin zayıf olması gibi boşluklardan yararlanan Vatikan yönetimi, kurduğu haçlı ordularıyla dinler arası bir düşmanlığın tohumlarının atılmasına da yol açmıştı. İslam dünyasının Cihadı da buna eklenince dinin, toplum üzerindeki etkisi sadece vicdani bir mesele olmaktan çıkmış, siyasi ve sosyolojik bir boyut kazanmıştır.
Haçlı seferlerinin sonucunda aldığı yenilgilerle ciddi bir prestij kaybına uğrayan Vatikan, Avrupa'daki bilimsel gelişmeler ile siyasal yapılanmalar neticesinde etkisini kaybetmeye başladı. Reform ve Rönesans hareketleri, Avrupa insanlarına ve Avrupa krallıklarına yeni bir şekil vermeye başaldı. Vatikan merkezli Hristiyanlığın oluşturduğu ulus üstü yönetim "Orta Çağ Avrupa'sının" baş aktörüydü. Orta Çağ Avrupa'sının yok oluş kaynağı, Sümer orijinli Helen Uygarlığı tecrübeleriydi.
Evren Çevik