Evren Çevik
Küreselleşmenin Gelişimi ve Hegemonyanın Evrimi
Evren Çevik
1 Nisan 2008
1- Giriş:
Küreselleşme, tanım olarak oldukça geniş bir kavramlar bütününü temsil etmekle birlikte uluslararası ilişkiler alanında bu tanım gerek süreç gerekse de kapsam bakımından farklı sınırlamalara tabi olmuştur. Kimi yazarlar küreselleşmeyi süreç açısından coğrafi keşiflerin uzantısı sayılan sömürgeciliğe dayandırırken, kimileri de İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında gelişen konjonktüre dayandırabilmektedir. Bunların dışında kitle iletişim araçlarının tüm dünyada yaygınlaşması, sermayenin tek tuşla yön değiştirmesi gibi teknolojik ve iktisadi alanlarda yaşanan gelişmeler de küreselleşmenin kaynakları olarak değerlendirilebilmektedir.
Küreselleşmenin kapsam açısından irdelenmesi ise uluslararası ilişkiler disiplininde genel tartışma konularından birisi olarak ortada durmaktadır. Realist bir perspektifle bakıldığında küreselleşme sadece devletler arası ilişkilerin daha yoğun olduğu ve aktörlerin sadece devletlerin kendisi olduğu bir sistemi ifade etmektedir. Bu dar kapsama karşın liberal perspektifin öne sürdüğü küreselleşmenin kapsam açısından tanımı ise uluslar üstü örgütlerin aktörleştiği, iktisadi kuruluşların global düzeni doğrudan etkilediği ve devletlerin de buna dayalı olarak pozisyon almalarını zorunlu kıldığı bir yapıyı ön plana sürmektedir. Marksist teori ise küreselleşmeyi, sanayileşme sonrasında meydan gelen sermayenin, global boyutta tüketim mantığı ile emeğin sömürüsü çerçevesinde yürütmekte olduğu bütünsel bir sistem olarak tanımlamaktadır. Tabii ki başat rol oynayan bu üç sistemin de temel yaklaşım dışında bazı farklı açılımları da içinde barındırması söz konusudur. Özellikle Soğuk Savaş sonrasında meydana gelen yeni uluslararası sistem, küreselleşme konusunda yeni bir tanımlamayı zorunlu hale getirmiştir. Bu konuda ABD’nin “tek süper güç” olarak algılanması, serbest piyasa ekonomisinin doğuda meydana gelen “boşlukta” yeni pazarlara açılması ve bu yönde şirketlerin pazar paylarını büyütmek için “evliliklere” gitmesi gibi tüm dünyayı finansal açıdan etkileyen girişimler, günümüzde siyaset dünyasında önemli bir yer teşkil etmektedir.
Diğer yandan nano-teknoloji, genetik bilimleri, bilişim sektörü, medya ve diğer pozitif bilimlere yönelik araştırmalar, siyasal evrimi oldukça hızlandırmaktadır. Özellikle iletişim ve bilgi ağları o kadar hızlı ve etkin gelişmektedir ki, devletlerin geçmişte uygulamaya çalıştığı enformasyon tekeli artık neredeyse ortadan kalkmış durumdadır. Bu noktada devletlerin kamuoyu nezdinde gelişmeleri kontrol altında tutabilmesi olanağı giderek zorlaşmaktadır. Küreselleşme bir yandan daha da birbirine entegre olmuş devletler arası sistemi ön plana çıkarırken, ABD gibi tek hegemonya gücünü de bazı açılardan sarsmaktadır. Tabii ki ABD’nin diplomatik, askeri ve siyasal strateji geliştirebilme açılarından avantajlı bir konuma ulaşması da küreselleşme sayesindedir. Ancak küreselleşme, hızlı bir değişim sürecini beraberinde getirdiğinden belli başlı konularda etkisini kaybetme tehlikesi ile de karşı karşıya bulunmaktadır. Özellikle medya - propaganda, finansal kontrol, teknolojik ve bilişime dayalı küresel çaplı gelişmeler, ABD’nin kontrolünün dışına çıkmaya başlamaktadır. Bu nedenlerden dolayı ABD’nin hegemonya gücü, küreselleşmenin gelişimine paralel olarak evrilme zorunluluğu hissetmektedir.
Küreselleşmenin, hegemonya açısından ele alınması için öncelikle tarihsel gelişim temelinde fikirsel bir inşanın gerekliliği ön planda bulunmaktadır. Bundan dolayı coğrafi keşifler sürecinden itibaren küreselleşme ve hegemonyanın evrimi, süreç bazında kademeli olarak vurgulanacaktır. Sonrasında ise hegemonyanın hangi alanlarda nasıl etkiler yarattığı ve uluslararası sistemdeki yansımalarının neler olduğu üzerinde durulacaktır. Ayrıca küresel hegemonyayı tehdit eden unsurlar da bu kapsamda ele alınacaktır.
2- Sömürgecilikten 1. Dünya Savaşı’na :
İspanya ve Portekiz öncülüğünde başlayan kıtalar arası ticari deniz yollarının keşfi ile Avrupa devletleri küreselleşmenin ilk adımını atmışlardır. Çünkü bu keşifler sayesinde meydana gelen etki hem “yeni kıta” diye tabir edilen Amerika’yı hem “Kara” Afrika’yı hem de “uzak” Asya’yı da doğrudan kapsamış bulunmaktadır. Denizlerde başlayan kıtalar arası ulaşım olanakları ile yaratılan küresel etkileşim sadece Batı Avrupa ülkelerini olumlu yönden etkilemekteydi. Bunun nedeni, ticaret yollarının bundan böyle sömürge politikaları çerçevesinde idare edilmesi yönünde bir konjonktürün ortaya çıkarılmasıydı. Ayrıca sömürgelerin paylaşılması gibi bir durumun da varlığı, hegemonyayı herhangi bir devlet merkezli değil, Batı Avrupa merkezli hale getirmişti. Yani hegemonya denizci Batı Avrupa ülkeleri arasında sahip oldukları güç ekseninde paylaşılmıştı. Özellikle Britanya Krallığı ile Fransa, 1. Dünya Savaşı’na kadar hegemonyanın iki başat gücü konumundaydı. Dünya kaynaklarının paylaşımı, pazarın değerlendirilmesi ve güç dengelerinin kontrolü, Batı Avrupa lehinde; yani başta Britanya ve Fransa olmak üzere Hollanda, Belçika ile Portekiz gibi mevcut koşullar dahilinde Amiral Alfred Mahan’ın “deniz hakimiyet teorisini” doğrularcasına bir hegemonya yapısını ortaya koymaktaydı.
1. Dünya Savaşı’nın sonucu ise yeni küresel aktörlerin varlığını ön plana çıkarmıştı. Bunlardan birincisi doğu Avrupa ve Asya’yı büyük oranda kontrolü altında tutan Sovyetler Birliği, diğeri ise okyanus ötesindeki Amerika Birleşik Devletleri idi. Ayrıca hammadde pazarına büyük ihtiyaç duyan Almanya ile İtalya da askeri ve ideolojik açıdan bir gelişim sürecindeydi. Tek ihtiyaçları ise enerji kaynaklarıydı. Kısacası Britanya Krallığı ve Fransa, 1. Dünya Savaşından galip çıkmalarına rağmen mevcut anarşik düzeni kontrol altına alamamaktaydılar. Bu da göstermektedir ki, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadarki döneme kadar belirgin bir hegemonyadan bahsedilemeyecektir.
Almanya’nın Nazi iktidarı, radikal bir hegemonyayı hedeflemekteydi. Neredeyse tüm Avrupa ve eski dünya olarak bilinen Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Asya’nın bir bölümünü kapsayan işgal planı, 2. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oldu. Adolf Hitler’in ortaya koyduğu “üstün ırk” anlayışına dayalı olarak hegemonya sadece Germen ırkına ait olacaktı. Oldukça yıkıcı bir sonuç yaratan bu savaş, Potsdam Konferansı ile son buldu. 1. Dünya Savaşı’nda küresel boyutta etkilerini kaybetmeye başlayan Fransa ve Britanya, 2. Dünya Savaşı sonucunda ABD’nin himayeleri altına girmek zorunda kaldılar. Bunun nedeni Doğu Avrupa’da devleşen Sovyetler Birliği’nin siyasal ve askeri etkisiydi.
3- Soğuk Savaş Döneminde İki Bloklu Hegemonya
Dünyanın iki kutba ayrılması ile bir tarafta batının lokomotifi ABD, diğer tarafta ise ideolojik etkisini giderek arttıran Sovyetler Birliği liderliğindeki sosyalist blok bulunmaktaydı. Hegemonya, bu kez birbirine rakip olan iki devlet tarafından paylaşılmaktaydı. Bu durum kısmen de olsa anarşiyi ortadan kaldırmaktaydı ve sınırların değiştirilmesi veya bloklardan birisini tehdit edebilecek nitelikte ciddi durumlar yaşanmamaktaydı. 1956 Süveyş Krizi’nde ise Fransa ve Britanya İsrail’i kullanarak ve ABD’den bağımsız olarak Mısır’ın Süveyş Kanalı’na yönelik bir harekat başlatmıştı. Harekat son derece başarılıydı. Ancak Sovyetler Birliği böyle bir müdahaleyi kabul etmediğini belirtti. Ayrıca Fransa ve Britanya’nın Süveyş’ten çekilmemeleri durumunda başkentlerine atom bombası atacağını ilan etmesiyle her iki devlet de çok kısa bir süre içinde bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. ABD ise, kendisinden habersiz yapılan bu girişimi onaylamadığını belirterek her iki bloğun lideri de istisnai olarak aynı yaklaşımı sergilediler. Bundan sonra ne Fransa ne de Britanya Soğuk Savaş boyunca ABD’nin tasvip etmediği hiçbir girişimde bulunma cesaretini gösteremediler. Böylece ABD, batı bloğunun karar vericisi olduğunu açıkça dünyaya göstermiş oldu. Sovyetler Birliği ise, sahip olduğu askeri ve teknolojik güçten dolayı tartışmasız olarak sosyalist bloğun karar vericisiydi.
Süveyş Krizi’nden sonra ise Ekim 1962’de patlak veren Küba Füze Krizi’nde ise her iki hegemon devletin karşı karşıya gelmesi söz konusuydu. Savaşın giderek kaçınılmaz hale gelmesi tüm dünyayı yakından etkilemekteydi. Çünkü muhtemel savaş sadece Sovyetler Birliği ile ABD arasında olmayacaktı. Her iki bloğu da kapsayan kıtaların tümünde azami ölçüde etkili olabilecek bir yıkım söz konusuydu. Özellikle nükleer silahların kullanılması tehlikesi de küresel ölçekte bir yıkım getirebilecekti. Bu riskleri göz önünde bulunduran her iki hegemon devlet de böyle bir senaryodan kaçınmak gerekliliğini hissediyordu. Hegemon devletlerin en önemli özelliği, ilk darbeyi aldıktan sonra halen karşı saldırı yapabilecek bir potansiyele sahip olabilmektir. Nitekim Sovyetler Birliği ve ABD dışında böyle bir özelliğe sahip başka bir ülke bulunmamaktaydı.
Soğuk Savaş döneminde küreselleşme daha belirgin bir durum haline gelmişti. Gerek iletişim teknolojisinin gelişimi, gerekse de bir çok önemli buluşun insanlığa hizmet adına piyasaya girmesi ve büyük finans kuruluşlarının siyasette çok seslilik adına etkili olmaya başlaması bu dönemin temel karakteristik özelliklerini ortaya koymaktadır. Diğer yandan da devletlerin bu olanakları kontrol altında tutma girişimleri de sürmekteydi ve kısmen de olsa başarılıydılar. Çünkü teknolojinin geliştirilmesi için oluşturulan bütçenin büyük kısmını devletler karşılamaktaydı ve AR-GE departmanları sürekli olarak denetlenmekteydi. Ayrıca televizyon kanalları ve diğer kitle iletişim araçları da gerek yasal , gerek ekonomik, gerekse de teknik açıdan göreceli de olsa bağımsız durumda değillerdi.
Hollywood, sadece film ve eğlence endüstrisinin başkenti değildi. Aynı zamanda ABD ve kapitalizm propagandasının dünyaya servis edilmesi gibi stratejik bir kurumsallaşma da bu merkezden sağlanmaktaydı. ABD’nin Vietnam Savaşı’nda almış olduğu ağır yenilgiye rağmen, Hollywood dünyaya pazarlamış olduğu filmlerle ABD’yi “iyi olan” ve savaşı kazanan tarafmış gibi göstererek ilk propaganda sınavını büyük oranda başarmış oldu. Nitekim geri kalmış ülkeler de dahil olmak üzere bir çok ülkede Vietnamlılar veya “çekik gözlüler” hep vahşi, zalim, ilkel ve daha bir çok olumsuz sıfatla tanımaya başlamıştı. Türkiye’de de 1980 kuşağı, eve henüz girmeye başlayan televizyonlarda izlediği Rambo serileri ve benzeri filmler sayesinde Vietnamlıları, Rusları, Arapları, Latin Amerikalıları ve Kara Afrikalıları “kötü sıfatlarla” algılamamıza sebep olmuştu. Dünyanın bir çok ülkesinde ABD bayraklı tişörtler, şapkalar ve hatta yamaların genç kuşak tarafından sıkça kullanılması da bu tür televizyon yayınlarının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. 1988’e kadar süren Afganistan’daki Sovyet İşgali sayesinde direnişçi güçler, sahip oldukları dünya görüşlerine bakılmaksızın (veya tolere edilerek) ABD’nin doğal müttefiki oldu. Ancak Soğuk Savaş sonrasında ise 11 Eylül olaylarına dek unutuldular. Bu dönemden itibaren ise “küresel terörizm” kavramı, daha da ön plana çıkmaya başladı. Bu kez Hollywood’un yeni propaganda sınavı “terörizm” üzerineydi. Halen ABD’nin Afganistan’da ve Irak’ta mücadele etmesinden dolayı silah lobisiyle ilgili Hollywood’daki film şirketleri Amerikan Kamuoyunun milliyetçilik duygularını kabartacak senaryolu filmleri vizyona koymaya başladılar. Hegemonyanın propaganda araçları sadece kendi kamuoylarına yönelik değil, dünyanın geri kalanı için de kullanılmaktaydı. Özellikle tüketimin özendirilmesi, kapitalist yaşam tarzının benimsetilmesi ve “ideal” siyasi düzenin neler olabileceğine yönelik yerel ve küresel yayınlar sayesinde toplumlar “dışarıdan” etki altında bırakılmaktaydılar. Bu süreç değişik yoğunlukta halen de devam etmektedir.
Sovyetler Birliği’nin hegemonyal bir gücü olmasına rağmen sahip olduğu konjonktürden dolayı etki alanını fazla genişletememişti. Özellikle Sovyetlerin güneyden çekilen “yeşil hat” gibi güçlü bir din duvarı sayesinde Moskova’nın her propagandası ve müdahalesi çeşitli nedenlerden dolayı ters etki yaratıyordu. Doğu Avrupa ise Winston Churchill’in tabiri ile Sovyetler Birliği’nin “demirden perdesini” oluşturuyordu. Ancak Doğu Avrupa yönetimlerinin tersine halkların yüzünü Moskova’ya dönmemesi gibi paradoksal bir durum söz konusuydu. Nitekim 1991’de Sovyetler Birliği’nin parçalanması ile yer yüzünün tek fiili hakimi ABD oldu.
4- Soğuk Savaş Sonrasında Küreselleşme ve Tek Kutuplu Hegemonyal Düzen
ABD, 1991’den sonra “tek süper güç” sıfatıyla tarih sahnesinde hem yönetmen hem de başrol oyuncusu durumuna girerek küreselleşmeyi kendi lehinde sağlamaya yönelik çeşitli alanlarda girişimlerde bulunmaya başladı. Küresel hegemonyal hedeflerin başında ise ekonomik sistem bulunmaktaydı. Ardından ise ekonomiyle bağlantılı olarak siyasal rejimlerin “açık toplum” haline getirilmesine çalışılacaktı. Ayrıca silahlanmanın kontrol altına alınması, enerji koridorlarının açık tutulması ve küresel boyutta güvenlik politikalarının devreye sokulması gibi projelerin de hayata geçirilmesi söz konusuydu. ABD, tüm bu alanlarda başarılı olmak için teknolojiyi, lobi faaliyetlerini, ekonomik güç ve yaptırımlarını, siyasal güç ve yaptırımlarını, istihbarat gücünü, BM ve NATO gibi uluslar arası örgütlerin “kullanılmasını”, propaganda enstrümanlarını ve askeri gücünü ön plana çıkarmaya başladı. ABD, yeryüzünde tek süper güç olmanın avantajıyla elinden geldiğince istifade etmektedir.
5- ABD’nin Hegemonyal - Küresel Güvenlik Politikası.
ABD, istediği ülkeleri belli çıkarlar çerçevesinde “tehdit” olarak görebilmekte ve çevresindeki diğer ülkeleri de bu yönde etkilemeye çalışmaktadır. Özellikle Türkiye, ABD’nin tehdit listesindeki Suriye, Irak ve İran’la komşu olmasından dolayı yoğun bir baskı altında tutulmaktadır. Diğer yandan sosyalist lider Hugo Chavez’in Venezüella’sı da ABD tarafından “tehdit” olarak lanse edilmesi, soğuk savaş dönemi yaklaşımlarından biri olmakla birlikte yeni argümanlarla da desteklenmektedir. Bunlardan bazıları ise terörizme destek vermek, bölgesel istikrarı bozmak gibi objektif ve hukuki olmayan tabirlerdir. Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Nikaragua gibi küçük bir ülke üzerindeki saldırılarının meşrulaştırılması için “tehdit” olması yeterliydi ve bu yoldan hareketle Nikaragua limanları hukuksuz bir şekilde mayınlanmıştı. Bunu yaparken de ABD Dışişleri Bakanı George Shultz, “Nikaragua bir kanserdir ve yapmamız gereken onu kesip atmaktır.” demişti. Noam Chomsky, “Sömürgecilikten Küreselleşmeye” adlı kitabında başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın bir çok köşesinde ABD’nin yapmış olduğu hukuksuz ve yıkıcı girişimlerini nasıl basit ve yalan gerekçelerle uyguladığını açıkça ortaya koymuştur.
Günümüzde ise yanı başımızdaki Irak’a karşı girişilen işgalde öne sürülen kimyasal başlıklı füzeler gerekçe gösterilmişti. Nitekim CIA raporlarındaki füzeler, olmaları gereken yerlerde bulunmamaktaydılar. Zaten CIA raporlarının güvenilirliği soğuk savaş dönemindeki başarısızlıklarından ve açığa çıkan komplolarından bu yana tartışma konusu olmaktadır. ABD’nin “haydut devlet listesi” ve “terörist örgüt” listesi küresel ve bölgesel konjonktüre bağlı olarak değişebilmektedir. Örneğin İran-Irak Savaşı öncesinde ABD, Irak’ı Saddam’ın Baas yönetiminden dolayı bir “tehdit” olarak görmekteydi. Ancak ABD, 8 yıl süren İran-Irak Savaşı’nda, Irak’ı açıkça desteklemişti. Hatta Reagan 1982’de Irak’ı terörizmi destekleyen ülkeler listesinden de sessiz sedasız çıkarmıştı. Hemen sonrasında ise kitle imha silahı niteliğindeki salkım bombasının hammaddesi olan Zirkonyumun Şili üzerinden Irak’a en az 75 ton gönderilmesi, ABD’nin esnek listesine önemli bir örnektir. Irak, Kuveyt’i işgalinden sonra yeniden terörizmi destekleyen ülke oluvermiştir.
Hegemonyanın sürdürülmesi için oluşturulan yeni stratejinin kökleri 1984 Reagan dönemine dayanmaktadır.”Serseri Devletler” (Rouges States) deyimi ilk kez 1986’da Georgetown’daki Stratejik ve Uluslar arası İlişkiler Merkezi (CSIS) raporunda kullanıldı. Bu tarihten sonra “Serseri Devletler” kavramı, ABD’nin aktif müdahalecilik için önemli bir dayanak noktası olmuştur. Pentagon’un yaptığı açıklamalarda Libya, Suriye, İran ve Kuzey Kore halen bu kategori içinde değerlendirilmektedirler. Irak ise 2003 Mart’ında başlayan işgalin tamamlanmasının ardından “müttefik” konumuna geçmiştir.
Uluslararası veya yerel terörizm ise ABD için daha esnek bir konudur. 11 Eylül saldırılarının ardından uygulamaya konulan “Pre-Emption” adlı önleyici güvenlik tedbirleriyle müdahalecilik ABD için daha kolay hale geldi. 11 Eylül’ün yarattığı travma nedeniyle Bush’un meşrulaştırılan saldırı hakkını ön plana çıkartarak tüm devletlere “Ya bizdensiniz yada onlardan” tehdidiyle tüm ülkelerin elini kolunu bağlamayı da bilmiştir. Terör örgütleri listesi bu dönemden sonra daha hızlı bir şekilde kabarmıştır. Özellikle İslam’ı referans alan silahlı örgütler doğrudan listeye alındılar. Ulusal kurtuluş mücadelesi verdiğini savunan örgütler ise daha sıkı bir kontrole tabi tutuldular. Örneğin Çeçen direnişçilerin Rus ordusuna karşı verdiği mücadeleyi ABD meşru görüyordu. Ancak 11 Eylül miladından sonra ABD’nin, Rusya ile işbirliği ihtiyacından dolayı Çeçen direnişçileri artık desteklenmemektedir. Hatta ABD, Türkiye’nin Çeçenleri fiili veya resmi kanallardan desteklemesine bile açıkça karşı çıkmıştır.
6- ABD’nin Ekonomik Hegemonyası:
Soğuk savaşın ardından dünyanın yeniden “yapılandırılmasında” ABD başlı başına “etken”, diğer ülkeler ise sadece “edilgen” pozisyonda kalmıştı. Özellikle eski sosyalist doğu bloğu ülkeleri ve Ortadoğu için çok daha aktif bir sürecin de ortaya çıkması söz konusuydu. “Yeni Dünya Düzeni” adlı strateji uygulamaya konulduğunda ağırlıklı olarak ekonomik önlemler ön planda bulunmaktaydı. Özelleştirmelerin hızlandırılması, ülkelerde “açık toplum”un inşası, pazarların dış ticarete açık tutulması ve enerji koridorlarının oluşturulması gibi çeşitli programlar çeşitli kanallardan desteklenmekteydi. Bu kanalların başında dolaylı yada dolaysız olarak ABD destekli sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ve yayın organları bulunmaktaydı. Günümüzde bu yerel aktörler daha da etkin rol üstlenmektedirler.
IMF, DTÖ ve Dünya Bankası gibi finansal kuruluşlar tartışmasız ABD kontrolündedir. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın uygulamakta olduğu kredilerin onaylanması ve miktarının belirlenmesi, faiz oranlarının düzenlenmesi, her bir kredi diliminin alıcı devlet tarafından çeşitli taahhütler karşılığında serbest bırakılmasına karar verilmesi sürecinde ABD aktif rol oynamaktadır. DTÖ ise serbest pazarın küresel boyutta yaygınlaşması için ABD ayrıca özen göstermektedir. Diğer yandan aynı ABD, Çin gibi ekonomik tehditlere karşı ithalatta kota uygulamaktan da geri durmamaktadır.
Birleşmiş Milletler’in kayıtlarına göre dünyada 1.2 milyar insan günde 1 dolardan az kazanmaktadır. Fakat başta ABD olmak üzere ABD’yle kader birliği yapmış uluslar üstü şirketler de dünyanın giderek daha iyiye gittiğine yönelik yoğun propagandalar yürütmektedir. Şirketlerin günümüzde sahip olduğu yapısal ve idari düzen o kadar totaliterdir ki, artı değer sağlamayacak hiçbir girişim onaylanmamaktadır. Böyle bir anlayışa sahip kapitalist sistemde propaganda ve zihinlerin kontrol edilmesi için ABD GSYİH’sının yedide birini (yaklaşık 1 trilyon dolar) manipülasyon ve düzenbazlığın değişik biçimlerini yansıtan halkla ilişkiler ve pazarlama harcamalarına ayırıyor. Fortune dergisinde yayınlanan en önemli 500 ulus ötesi şirket, ABD GSYİH’nın yaklaşık üçte ikisini ve uluslar arası ekonominin büyük bölümünü kontrol etmektedir. Bu şirketler birbirleriyle sıkı bağlar kurmuşlardır ve asgari müşterekler noktasında bir arada hareket etme güdüleri gelişmiştir. Bu nedenle ABD merkezli şirketler lobileşerek ABD dış politikasına yön verme pozisyonuna ulaşabilmişlerdir. Özellikle silah ve enerji lobisi en önemli aktörlerden bir kaçıdır. Nitekim Paul Wolfowitz, Dick Cheney, Bush ve diğer yöneticilerin belli oranda hisseleri ve etkileri bu şirketlerde bulunmaktaydı. Yani ABD yönetimi ile şirketler arasında organik bir bağın olduğu da bir sır değildir.
Kısacası ABD, sahip olduğu hegemonyal gücünü en çok ekonomik yapısından almaktadır. Bu gücü sürdürmek için tüketimin arttırılması ve yeni pazarlara ulaşılması gibi hedefler koyulmuştur. Pazarların açılması için gerektiğinde çeşitli bahanelerle şiddet kullanmaktan da geri durmamaktadır. Özellikle ABD’nin Orta Amerika’da yaptığı çıkarmaların en önemli gerekçeyi, pazarların açılması ve yatırım olanaklarının “rant” garantisi çerçevesinde sağlanmasını ve bunun koşullarını oluşturmak önde geliyordu.. Günümüzde önemli bir ulaşım ve ticaret noktası olan Panama, büyük oranda ABD kontrolündedir. Özellikle Panama Kanalı’nın güvenliği ABD’den sorulmaktadır. ABD’nin ekonomik hegemonyasını da destekleyen en önemli unsur ise askeri gücüdür. Bu güç de zaten küresel hegemonya olmanın önemli zorunluluklarından birisidir. Diğer yandan dünyadaki silah pazarının yarısına yakınını ABD kontrol etmektedir. Bu durum ayrıca bir ekonomik gelir sağlamaktadır. Örneğin Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Tayvan, Güney Kore ve Honduras gibi ülkeler tüm silah tedariklerini sadece ABD’den karşılamaktadırlar. Buna neden olan en önemli unsur, yerel iktidarların var olma sebepleri ve dayanaklarıdır. ABD ile iyi ilişkiler içinde olunması gerekiyorsa öncelikle silah alımı anlaşmaları yapılmaktadır. Örneğin Mısır, Türkiye, Pakistan, Fas, Kolombiya, Sri Lanka ve Endonezya gibi ülkeler sık sık ABD’den silah almak zorundadırlar.
7- ABD’nin Askeri Hegemonyası
Amerikan Ordusu’nun şu anda her kıtada askeri üssü bulunmaktadır. ABD Silahlı Kuvvetleri, örtülü ödenekler ve ekstra savaş harcamalarının dışında yıllık 419.3 milyar dolarlık dev bir bütçe kullanmaktadır. 1.427.000 aktif askeri bulunmaktadır. Ayrıca dünyanın çeşitli bölgelerinde faaliyet gösteren uçak gemisi filolarıyla da küresel etki gücünü maksimum oranda arttırmaktadır. Diğer yandan 8.000 stratejik 22000 de taktik olmak üzere 30.000 civarında nükleer füzesi bulunmaktadır. Bu silah miktarı Dünya nüfusunun yarısından fazlasını yok etmeye yetecek bir miktardır. ABD, ayrıca müttefiklerini de bir takım anlaşmalar çerçevesinde silahlandırarak, kendi politikası doğrultusunda bu ülkeleri kullanmak da istemektedir. Özellikle NATO’nun kuruluşu bu amaca dayanmaktadır. Bilindiği üzere Afganistan’da bulunan ABD güçlerinin yanında Almanya, Türkiye, Birleşik Krallık ve Kanada’dan çok sayıda Asker de NATO bünyesinde faaliyet göstermektedir.
ABD, hegemon devlet olarak himayesindeki ülkeleri de koruma gibi bir misyonu da üzerine almıştır. Bunun başlıca amacı ise enerji koridorlarının güvenliği ve ekonomik dengelerin pazarın serbestleşmesi yönünde kontrol altında tutulmasıdır. Türkiye, Zaire, Çad, Pakistan, Fas, Endonezya, Honduras, Peru, Kolombiya, El Salvador, Haiti, G. Kore ve Tayvan gibi ülkelere ayrıca “komünizmle veya terörle mücadele” adına parasal ve silah yardımları yapılmaktaydı. Ayrıca NATO bünyesindeki ülkelerin ortak silah geliştirme politikaları çerçevesinde kontrollü silahlanma da sağlanmaktadır. Anlaşma gereği hiçbir NATO üyesi, bir başka NATO üyesine NATO silahları ile saldıramaz. Ayrıca ABD çıkışlı savaş uçakları da sahip oldukları yazılımdan dolayı ABD dışındaki hiçbir NATO uçağı birbirlerini vuramamaktadır.
ABD’nin önce Afganistan’a ardından da Irak’a yapmış olduğu saldırılar neticesinde işgal resmiyette tamamlanmış olsa da fiili olarak çatışmalar devam etmektedir. Bu durum ABD’nin askeri gücü, gayri nizami harp koşullarında yeterli etkiyi yaratamadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle askeri hegemonya sadece düzenli ordular karşısında etkili olabildiği görülmektedir. Gayri nizami harp koşullarında ise ABD paramiliter güçleri öne sürmektedir. Tıpkı Kolombiya’da FARC ve EZLN’ye, Nikaragua’da Sandinistalara, Allende dönemi Şili yönetimine karşı ve diğer sol-sosyalist güçlere karşı milliyetçi, dinci yapılanmalara destek verilmiştir. Böylece ABD hiçbir askerini kaybetmeden darbeleri ve diğer müdahaleleri gerçekleştirmiş olmaktadır. Bu noktada CIA istihbarat örgütüne soğuk savaş döneminden itibaren kirli işler de dahil olmak üzere illegal uygulamalara “meşruiyet tanıyan” yetkiler bizzat Pentagon tarafından verildi. CIA, özellikle mafya örgütleriyle fiili bir işbirliğine gitti ve bölgesel politikalarda onların söz sahibi olması için gizliden finansal destek sağladı. Bunların başında ise silah kaçakçılığı ve uyuşturucu trafiği bulunmaktaydı. bu CIA yandaşı illegal kurumların kontrolüne verilerek güçlenmeleri sağlanacaktı. Şu anki İtalya-Sicilya Mafyası, Rus Mafyası, Latin Amerika Uyuşturucu Mafyaları ve Güneydoğu Asya’daki insan kaçakçılığına yönelik Mafya örgütlenmeleri soğuk savaş döneminde ABD’den resmi olmayan ciddi destek gördü. Karşılığında ise ABD’nin sermaye karşıtı yerel düşmanlarının şiddet ve entrika yoluyla bertaraf edilmesiydi. Eğer bu illegal yapılanmalar başarısızlığa uğrarsa tıpkı Granada, Panama, Lübnan, Libya, Nikaragua ve Vietnam’da olduğu gibi askeri birlikleri bölgeye göndermek son seçenek olmaktaydı.
Günümüzde ABD’nin askeri hegemonyası konvansiyonel açıdan henüz yetişilmez düzeyde olsa da, Rusya, Hindistan, Çin ve gelecekte muhtemel olabilecek ortak “Avrupa Ordusu” ABD’ye kafa tutacak ölçüde teknolojiye yatırım yapmaktadırlar. Özellikle uydu-haberleşme teknolojisinin ABD kontrolünden çıkarılması için ciddi adımlar atılmaktadır. Bunlardan birisi de Çin’in düşman/casus uyduları vurmayı hedefleyen füze programıdır. Ayrıca bahsedilen yukarıdaki ülkeler bağımsız elektronik silah sistemlerinin de geliştirilmesi için Ar-Ge’ye yatırım yapmaktadırlar. ABD’nin Savunma Bakanlığı Bütçesi’nin astronomik olması ve şirketler bazında güçlü bir Ar-Ge kadrosuna sahip olması şimdilik bu ülkelerin tehdit oluşturmasının önüne geçmektedir. Aşağıda ABD Savunma Bakanlığı’nın resmi internet sitesinden yayınlamış olduğu 2007 bütçesinin 2006 ile karşılaştırılmasıyla askeri hegemonyaya ne kadar önem verildiği görülmektedir;
Askeri tesislerin inşası:
2006: 8,018 milyar dolar
2007:12,613 milyar dolar
Araştırma, test ve modernizasyon:
2006: 70,961 milyar dolar
2007: 73,156 milyar dolar
Silah alımı:
2006: 76,242 milyar dolar
2007: 84,147 milyar dolar
Operasyon ve hizmet ödemeleri:
2006: 142,599 milyar dolar
2007: 152,286 milyar dolar
Askeri personel maaşları:
2006: 106,805 milyar dolar
2007: 110,850 milyar dolar
2006 Toplam: 404,625 milyar dolar (Ek bütçe talepleri ile 617,153 milyar dolar)
2007 Toplam: 433,052 milyar dolar (Ek bütçe talepleri ile 622,446 milyar dolar)
Her iki yılda da ABD Başkanı Bush Kongre’den ekstra bütçe talep etmiştir. Bu bütçeler içerisinde Afganistan ve Irak işgalleri için alınan mühimmat, operasyon masrafları, eğitim/tatbikat ve diğer tali giderler göstergelere katılmamıştır. 2008 yılında beklenen harcamaların (ek bütçeler dahil olarak) 647,164 milyar dolar olması beklenmektedir. 2009 yılı için Bush’un Savunma Bakanlığı için Kongre’den talep ettiği asgari bütçe ise 515 milyar dolardır. Bu da demek oluyor ki ABD’nin 2009 harcamaları 700 milyar dolara yaklaşacaktır. Bu arada ABD’nin Ekim 2008 / Eylül 2009 dönemi genel bütçesinin de 3.1 trilyon dolar olduğunu da belirtmemiz gerekir.
ABD, askeri hegemonyasını devam ettirmek için her yıl askeri harcamalarını daha da arttırmak zorunda kalmaktadır. Özellikle yıldız savaşları projesi, nano teknolojiye dayalı askeri/bilimsel projeler ve diğer stratejik savunma programları için önemli adımlar atılmamaktadır. Bu kadar büyük harcamalara gereksinim duyulmasının altında yatan nedenler başlı başına bir araştırma konusudur.
8- ABD’nin Başını Çektiği Kültürel Hegemonya:
Amerikan filmleri (Hollywood sektörü), televizyon şovları, müzik, moda ve pazarlama destekli tüketim maddeleri neredeyse bütün dünyayı istila etmiş durumdadır. Neo-Emperyalizm’in en açık göstergelerinden biri olan kültürel yayılma veya kültürleri asimile etme süreci gerek kapitalist sistem için gerekse de hegemonya için oldukça önemli bir araçtır. Komünizmi bir öcü gibi gösteren, serbest piyasaların “mucizelerini” göklere çıkaran görsel öğelerle dolu çocuk dergileri ve kitaplar yüzlerce dile çevrilerek küresel boyutta dağıtımı yapılır. Sadece CIA’nin ABD içerisinde 200’den fazla gazete dergi, haber ajansı ve yayınevi bulunmaktadır. Ayrıca ABD Hükümetlerinin parasal destek verdiği Ulusal Demokrasi Vakfı ve Uluslararası Gelişme Örgütü gibi bir çok organizasyon, üçüncü dünya ülkelerinde açtıkları eğitim kurumları ve üniversitelerle serbest piyasacı (liberal) ideolojik bakış açısını destekleyen ders programları ve eğitim materyalleri arcılığıyla ABD’nin halen tehdit olarak gördüğü komünizmin insanlar içindeki son kırıntısına kadar ortadan kaldırılmasını hedeflemiştir.
ABD, ayrıca insanların bilinçaltına hitap eden reklamlarını psikologların danışmanlığında hazırlayarak tüketimin özendirilmesine bilimsel açılardan oldukça etkili yaklaşır. En önemlisi ise bunu bir yaşam tarzı haline getirmesidir. Toplumsal değerlerin en önemli noktası olabilecek “Dünya’nın kaynaklarına saygılı olabilmeyi” göz ardı ettiren bir baskı söz konusudur. Bu durumu ABD’nin ekonomik politikalarıyla açıklayabiliriz. ABD’de yaşam tarzı oldukça basittir (üret-tüket). Eğer tüketim olmazsa para akışı sağlanamayacak ve stoklar eriyemeyerek yaşanacak lokal krizler domino etkisi yaratacaktır. Bu nedenle insanların tüketim yapmasına özendirilmesi bir devlet politikası haline gelmiştir. Aynı politika ABD dışına da empoze edilmek istenmektedir. Elektronikten giyime (modaya), gıdadan (“fast food”dan) kozmetiğe kadar bir çok alandaki ürünün insanların yaşam tarzını ve sosyal ilişkilerini oldukça değiştirmiştir. Sosyal ve ekonomik açıdan sınıfsal farklılaşmalar bu ürünler sayesinde daha belirgin hale gelebilmektedir.
9- Hegemonyayı Tehdit Eden Unsurlar:
ABD hegemonyası, son yıllarda sarsıntılar geçirmektedir. Bunun nedenlerini sadece iç veya dış konjonktürlere bağlayamayız. Reform, Rönesans ve sanayi devriminin devletler ve toplum üzerinde yaratmış olduğu etkiye benzer yenilenme süreci yavaş yavaş kendini bir kez daha göstermektedir. Farklı platformlarda yaşanan toparlanmalar, ABD hegemonyasını tehdit edebilecek bir düzeye ulaştığında mutlaka yeni bir çağ ve yeni bir düzen başlayacaktır. Öncelikle böyle bir evrilmeye neden olabilecek unsurları iyi analiz etmemiz gerekmektedir. Bunların başında enformasyon olanakları gelmektedir.
Soğuk savaş döneminde bariz görülen medya kontrolü sadece devletlerin veya bir zümrenin tekelinden çıkıp yavaş yavaş farklı kesimler tarafından da etkili olarak kullanılmaya başlanmıştır. Uydu yayınları sayesinde görsel iletişim olanakları ABD hegemonyasının kontrolü dışına çıkmaya başlamıştır. Bunun en önemli örneği ise El Cezire’dir. Afganistan Savaşı sırasında Usame Bin Ladin’in röportajlarını ve görüntülerini yayınlayarak dikkat çekmeyi başaran bu kanal ABD’nin baskılarına karşı gelerek “tarafsız yayıncılık” adına her iki kesim hakkında da haberler geçmeye çalışmıştır. Örneğin Irak’ta CNN, Sky, NBC veya Fox gibi ABD’yi demokrasi timsali gösteren kanalların tersine madalyonun ters yüzünü de dünya kamuoyuna iletmeyi başararak hegemonyanın etkisindeki kanalların güvenilirliği tartışılır olmaya başlanmıştı. El Cezire, bu Don Kişotluğun “bedelini” Irak’taki El Cezire bürosunun ABD tarafından bombalanmasıyla ödemiştir. Nitekim El Cezire dramatik bir şekilde bunu da haber yaparak ABD’nin kirli oyunlarını kısmen de olsa deşifre etmeyi başarmıştır. Böyle bir geçmişten gelen El Cezire, şu anda 24 saat boyunca İngilizce dilinde ABD medyasının sunmuş olduğu yayncılığa alternatif olarak yayın yapan kanalıyla enformasyon alanında tüm hegemonya kanallarına meydan okumaktadır.
ABD’ye karşı bir diğer tehdit de internettir. İnternet üzerinden yapılan bilgi alışverişinin yoğunluğu o kadar fazladır ki kontrol edilmesi şu anda olanaksız görülmektedir. Özellikle profesyonel internet kullanıcıları istedikleri bilgilere ulaşabilme yeteneğine sahip olduklarından devlet sırları giderek azalabilmektedir. Bu durum ayrıca bilgi kirliliği de yaratmaktadır ancak zaman içerisinde toplum bu bilgileri filtrelemeyi başarabilmektedir. ABD ise internet alanında bilginin ve haberleşmenin kontrolünü sağlamak için milyarlarca dolar yatırım yapmaktadır. Ancak halen de öyle açıklar bulunabiliyor ki 15 yaşında bir çocuk bile ABD’ye ait CIA resmi istihbarat sitesini kolayca hack edebiliyor. Data, video ve ses paylaşımları sayesinde ABD’ye düşman örgütler planlarını şifreleyerek gizliliklerini koruyabilerek iletişim sağlayabiliyorlar. Bu durum ABD’yi savunmasız kılmaktadır.
Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nin bölgesel güç olmayı aşıp küresel güç haline gelmek için ciddi çabaları olduğunu belirtmiştim. Gerek ekonomik, gerek askeri gerekse de teknolojik açıdan bu ülkeler oldukça yol kat ettiler. Zaten sadece Rusya’nın yeniden istikrarlı bir ülke haline gelmesi ve giderek güçlenmesi ABD’yi tedirgin etmeye yetmektedir. Bu nedenle ABD füze kalk
evren@globalsiyaset.com