KÜRESEL MEDYA
Evren Çevik
25/04/2008
1- GİRİŞ (TARİHSEL SÜREÇ)
Son dönemlerde sıkça kullandığımız ve kitle iletişim araçları olarak nitelediğimiz radyo, televizyon, gazete, dergi, ve internet tabanlı yayın organlarının gerçek kişiler veya gruplar tarafından ticari, ideolojik ve idealist yaklaşımlardan birinin, bir kaçının veya tümünün amaçlanmasıyla kurumsallaştırılan organizasyonların tümünü medya olarak tanımlayabiliriz. Ayrıca broşür, reklam panoları gibi pratik araçlar da medyanın birer parçası olarak sayılabilirler. Medyanın tanımı hem uluslararası boyutta hem de yerel boyutta farklı şekillerde algılanabilmektedir.
Halil Nalçaoğlu’na göre batı dünyasında kullanılan ve Latince kökenli “medium” veya “media” sözcüğünün Türkçe’de “medya” olarak olduğu gibi kullanılması, bahsedilen kavramı tam olarak karşılamamaktadır. Bundan dolayı kapsayıcılık açısından “medya” kelimesi yerine pek çok argümanı içinde barındırabilecek “kitle iletişim araçları” ifadesinin kullanılması, kavrama bütüncül bir anlam atfedilmesini olanaklı kılacaktır.
Özellikle “habercilik” ve “kamuoyunu aydınlatma” gibi kamusal bir görevin parçası oldukları iddiasını bir yana koyarsak daha bir çok fenomen çerçevesinde farklı tanımlar ve misyonlar medya ifadesine yüklenebilmektedir. Bu tanımlar daha çok medyanın sınırları, varoluş nedenleri ve etki alanlarının belirlenmesi noktasında birbirlerinden ayrılırlar. Diğer yandan medyanın ekonomi çevreleriyle olan bağı, hükümete olan yakınlığı veya düşmanlığı ile farklı siyasal platformların algıladıkları şekliyle medya bu kez de dışarıdan ayrıca bir tanımlamaya tabii tutulur. Hem iç hem de dışarıdan bakıldığında medyanın farklı özellikleri, dönem dönem ön plana çıkar. Medya dışı sektörler, kurumlar veya çıkar gruplarının da medya hakkındaki tanımları medyanın bulunduğu genel konjonktür ile alakalı olması bu bağımlı değişkenlikten kaynaklanmaktadır.
Öncelikle medyanın yapısını incelediğimizde medyanın özerk veya bağımsız bir kamu kuruluşu olup olmadığı fiilen bir netlik kazanmamıştır. Örneğin uluslararası medya devlerinden SKY News, Fox, CNN gibi televizyon kanalları ile Washington Post, New York Times, The Guardian ve Time gibi yazılı medya kuruluşlarının meydana gelen sansasyonel herhangi bir olayı yayınlamaya karar verirken veya yayına hazırlarken hangi kıstasların dikkate alındığına önem veriyorsa ve yayıncı kuruluşun “arkasında” bulunan lobilerin tepkisinin göz ardı edildiği, hükümetlerin vereceği tepkilerin ölçüsünün ne olacağına dair herhangi bir istihbaratın önceden sızdırılmadığı bir haber bülteni hazırlanıp topluma objektif bir şekilde yansıtılıyorsa meydan gelmiş olan olay dezenformasyona veya misenformasyona uğratılmamış demektir. Ancak genellikle çıkar çevrelerini ilgilendiren tüm olaylar haber bültenlerinde bu şekilde şeffaf ve ilkeli bir şekilde maalesef yansıtılmamaktadır.
Günümüzde medya olarak bilinen kitle iletişim araçları, bir bütün olarak ele alındıklarında oldukça güçlü bir bilgi yayma mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır. Demokratik ülkelerde sosyalleşmenin ve bilgi alışverişinin en verimli kaynaklarından biri olarak kabul edilen medya, diktatörlükle veya oligarşik düzenle idare edilen devletlerde dezenformasyona uğratma, apolitikleştirme ve tek taraflı propaganda aracı haline de gelebilmektedirler. Açıkçası medya, kullanılış amacına göre değişken sonuçlar verebilmektedir. İlk yazının icadıyla başlayan medya (daha doğrusu kitle iletişim aracı), Mezopotamya’da kil tabletler şeklinde kralların hükümlerini ve düşüncelerini duyurma amaçlı olarak toplumsal görevine başlamış oldu. Ayrıca Mısır ve Grek-Roma dünyasının papirüs ruloları, sonrasında yine ortaçağın karakteristik unsuru ve Grek-Roma dünyasının mirası olan parşömen el yazması kitapları ile ilk Çin’de kullanılan kağıt, ancak 19. yüzyılda makineye dayalı modern basımcılık haline gelebildi.
Sanayileşme sürecinde gelişen şehirleşmeye paralel olarak iletişim boşluğunu doldurmaya başlayan gazeteler, toplumun politize olmasına ve kitlesel hareketlere yol açmasından dolayı tarihi değiştiren devrimlerde son derece belirgin etkiler yaratmıştır. Bundan dolayı, meydana gelen propaganda kavramı, siyasal sistemlerde “değişken güç” haline gelmiştir. Çünkü kitle iletişim araçlarının yaratabileceği etkiler her zaman aynı boyutta olmamakla birlikte kolay kontrol altına alınamayan bir yapı veya mücadele alanı haline de gelmiştir. Örneğin Fransız İhtilali’nin gerçekleştirilmesinde burjuva sınıfı, Fransa dışında faaliyet gösteren Fransız’lara yönelik gazeteler çıkarmışlardır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nda çıkan ilk yayın “Bulletin Des Nouvelles” adlı ve devrim yanlılarının 1795 yılında İstanbul’da çıkarmaya başladığı gazetedir.
1. Dünya Savaşı öncesinden itibaren gazetelerin ve diğer broşür, dergi gibi yazılı kaynakların yaratmış olduğu toplumsal dinamiğin farkına varan iktidar odakları, bu araçları kontrol altında tutmanın yollarını denemişlerdir. Katı yönetimler, ellerinden geldiğince sansür ve baskı uygulayarak aleyhlerine gelişebilecek toplumsal fikirleri veya örgütlenmeleri önleyebileceklerini öngörmüşlerdi. Örneğin sosyalist fikirlerin yayılmasını engellemek için Almanya, Fransa ve İngiltere’de denetimler sıkılaşmaya başlamıştır. Bundan dolayı muhalif matbaalar yer altına inerek kitlelere ulaşma çabalarını sürdürmüşlerdir.
Diğer yandan mevcut durumdan faydalanmasını bilen gazeteler de vardı. Örneğin 1897 yılında Le Matin (Sabah) adlı Fransız gazetesini satın alan iki işadamı Henry Poidatz ve Maurice Bunau-Varilla, basında çığır açmaya ve büyük paralar kazanmaya kararlıydılar. Nitekim ikisini de başardılar. Tamamen farklı bir gazetecilik anlayışıyla yükselişe geçen Le Matin Gazetesi’nin dünyanın her tarafında birinci sınıf gazetecileri vardı ve daha sonradan yazarlığıyla ünlenecek olan Gaston Leroux, 1904-1905 yıllarındaki ihtilal mücadelesini takip etmek üzere Rusya’ya gönderilmişti. Genç muhabir Leroux, gazetesine olağanüstü röportajlar ve haberler göndermişti. Ancak muhabirin haberleri ve yorumları Fransa’nın gözünde siyasal açıdan hiç iç açıcı değildi. Anlaşılan oydu ki, Rusya yıkılmak üzereydi. Ancak Le Martin Gazetesi, tarihin haklı çıkardığı muhabirin röportajlarından hiçbirini yayımlamadı. Çünkü tam o yıllarda, Fransa’da toplam 6 milyar Frank değerinde Rus tahvili satılmış ve Rus İmparatorluk hükümeti, topladığı bu parayı Paris Borsası’na yatıracağını açıklamıştı. Fransız Maliye Bakanlığı'nın resmi 'izni' ve büyük bankaların 'inayeti' ile Rus Hazinesi, 'gerçekleri yazmasın' diye Fransız basınını aylık rüşvete bağladı. Rusya ayda 100 bin frank veriyor, Fransız gazeteleri bu parayı aralarında paylaşıyorlardı. Ve tabii, habercilikte devrim yaparak 1.6 milyon tiraja ulaşan Le Matin gazetesi, rüşvetin aslan payını alandı! Basın tarihçisi Patrick Eveno, Historia dergisi için yazdığı ve söz konusu rüşvet olayını anlattığı makalesinde, "Aynı yöntem, 1913 yılında piyasaya sürülen Osmanlı tahvilleri için de izlendi," diyordu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun da matbaaya karşı bir ön yargısı bulunmaktaydı. Özellikle İstanbul ve İzmir’de bulunan Ermeni ve Rum toplumları ile ticari faaliyetler amacıyla bölgede bulunan Fransızlar ve İngilizler kendi gazetelerini basabiliyorlardı. Ancak Müslüman toplumun gazete basmasına izin verilmemekteydi. Sadece 1831’de II. Mahmut’un emriyle “resmi gazete” niteliğinde “Takvim-i Vekayi” çıkarılmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslüman Türk Osmanlı yurttaşları tarafından yayımlanan ilk özel gazete ise Tercüman-ı Ahval (Durumların yansıtıcısı) adını taşır. 21 Ekim 1860'ta birinci sayısı baskıdan çıkan bu gazetenin sahibi, devletin görevli memuru olarak Paris'te bulunduğu sırada, basının, toplumların gelişmesindeki önemli katkısını kavrayan Osmanlı aydını Agâh Efendi'dir. Fransa'dan döndükten sonra, kendi ülkesinde yalnızca yabancılarla gayrimüslimlere ve devlete basın yayın olanağı tanınmasına karşı savaşıma girişen Agâh Efendi, bu durumun değiştirilmesi için verdiği ilginç dilekçesinde, "yabancıların bile gazete yayımlayabildikleri bir ülkede, kendi yurttaşlarına gazete çıkarma hakkının neden tanınmadığını" sormaktaydı.
Görüldüğü gibi, Osmanlı döneminde oldukça katı bir iletişim denetimi bulunmaktaydı. Özellikle Fransız İhtilali’nin yaratmış olduğu milliyetçilik ve bağımsızlık gibi “tehlikeli” fikirlerin gazete ve diğer kitle iletişim araçlarıyla daha da etkili yayılmasından dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nun bu tutumu son derece anlaşılır bir yaklaşımdı.
Her iki dünya savaşında da devletler kitle iletişim araçlarının etkisini kavradıklarından dolayı, bunlardan en yüksek verimi almaya çalışmışlardır. Duvarlara asılan posterlerden başlayarak el ilanlarına kadar her türlü görsel ve yazılı obje kullanılarak tabiiyetindeki toplumların hem moralini yüksek tutmaya çalışmışlardır hem de devletlerinin desteklenmesine yönelik fikirleri yaymaya ve hakim kılmaya çalışmışlardır. Bu noktada propagandacılık artık stratejik bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Doğru imajın verilmesi ve güçlü etkiler oluşturulması için sloganların kullanımında ve yayımında kitle iletişim araçlarından faydalanılmıştır. Nitekim radyo gibi elektronik bir aletin de yaygınlaşmasıyla birlikte işitsel kitle iletişimi devreye girerek hem hızlı hem de engellenemez bir bilgi akışı dünya sahnesine sokulmuştur.
Özellikle II. Dünya Savaşı’nda medya organları son derece derin etkiler bırakacak görüntüleri kamuoyuna yansıtarak, savaşın yıkıcılığını küresel boyutta hissettirmiştir. Atom Bombasının yaratmış olduğu kıyametvari sonuçların özellikle gösterilmesi de buna örnek olabilir. Dolayısıyla, uluslararası ilişkilerde yoğun kullanılan caydırıcılık politikasının etkin olabilmesi için askeri gücün görsel olarak kamuoyu ile paylaşılması oldukça önemli bir aşamayı ifade etmektedir. Hatta gerektiğinde var olandan daha da güçlü göstermek için bazı hilelerin kullanılmaya başlanması da bu dönemlere denk gelmektedir. Dolayısıyla dezenformasyon ve misenformasyon gibi kavramlar da medya ve politika alanında sıkça kullanılan kelimeler olmaya başlamışlardır.
1980’li yıllardan itibaren ABD’nin en etkin propaganda aracı olan ve soğuk savaş döneminde en çok başvurduğu enstrümanlardan biri olan Hollywood Film Endüstrisi, Batı Bloğu’nu olduğundan güçlü göstermek ve gelişen uluslararası olaylarda toplumun gözünde işbirliği içinde olduğu iktidarları haklı, medeni, vs. göstermek için bir çok büyük bütçeli filmi önce beyaz perdede ardından televizyonlarda insanların “beğenisine” sunmuştur. Örneğin insanlar Hollywood yapımı bir Vietnam Savaşı konulu bir filmi izlediğinde ABD’li veya Batılı askerlerin güçlü, akıllı, medeni, yakışıklı-güzel ve daha bir çok özenilecek yanı olan karakterlerden oluştuğunu görmekteyiz. Vietnamlılar veya çekik gözlüler ise genelde çirkin, kirli, zalim ve nefret edilen karakterlerden oluşmaktadır. Bu durum izleyicilerin özellikle çocukların bilinçaltında derin etkiler yaratmaktadır. Bundan dolayıdır ki, Soğuk Savaş yıllarında gençlerin Amerikan bayraklı tişörtler, şapkalar kullanması daha çok Hollywood sayesindedir. Aynı şekilde Rus düşmanlığı, Kızılderili düşmanlığı ve Latin Amerikalı düşmanlığını dolaylı veya dolaysız işleyen Hollywood Endüstrisi, dünya toplumunu müttefiklerinin ulusal medya organları aracılığıyla hem yönlendirdi hem de bunlardan büyük miktarda paralar kazandı.
2- İKİ KUTUPLU SİSTEMDE MEDYA
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra küresel konjonktürün iki kutuplu bir hal almasıyla, medyanın yapısı da bu duruma göre şekillendi. Özellikle Kapitalizm destekli medyanın kat ettiği yol son derece çarpıcıdır. Tamamen özel sektörün elinde bulunan medya organları, ideolojik açıdan sosyalizmi ve doğu bloğunu dolaylı yada dolaysız yoldan hedef alarak var oluş nedenlerini tamamen ekonomik sisteme dayandırmaktaydılar. Bu konuda önce televizyon denen kara kutunun ardından da Hollywood merkezli beyaz perdenin üstlenmiş olduğu “toplumsal sorumluluklar” madalyonun iki yüzü gibi farklı sonuçları ortaya koymaktaydı. Kapitalist bloğun önderliğini elinde bulunduran ABD, taraf olduğu savaşlarda medyayı da kullanmıştır. Daha doğrusu medya ile ABD bir çeşit işbirliği yapmışlardır. Nitekim ABD politikaları ile ABD merkezli ve uluslararası boyuta sahip olan medya devlerinin amaçları birebir örtüşmekteydi. Serbest piyasayı ve doyumsuz tüketimi bir “yaşam tarzı” haline getiren ve diğer kitlelere bunu özendiren yayınların yapılması, bilinçaltı propaganda savaşının özünü oluşturmaktadır. Diğer yandan ABD medyasının evrilme süreci içerisinde medya organları ile büyük şirketler arasında organik bağlar kurulmaya başlandı ve her bir televizyon kanalı veya gazete dev şirketlerin birer yan kuruluşu haline geldiler.
Doğu Bloğu ise propagandacılıkta oldukça hantaldı ve üzerilerine atılı olan ithamları ya çok dikkate almıyorlardı yada dışa kapalılıktan dolayı küresel boyutta oluşturulan anti-komünist propagandaların yaratmış olduğu toplumsal psikolojik etkinin farkında değillerdi. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti de “Kültür Devrimi” adına kitle iletişim araçlarını sıkı denetim altına alarak dış müdahaleleri önleyebileceklerini düşünmüşlerdi. Aynı şekilde Doğu Avrupa ülkeleri de hemen hemen aynı politikaları uygulayarak tabiiyetindeki insanların yanlış yönlendirilmelerini engellemiş olacaklardı. Ancak kitle iletişimin sahip olduğu potansiyel, devlet kontrolündeki yayın organlarına olan inandırıcılığı azaltmıştı.
Önce Kore Savaşı’nda sonrasında ise Vietnam Savaşı’nda Batı Bloğu’nun almış olduğu yenilgiler, medya sayesinde kitlelere uzun süre hissettirilmedi. Hatta ABD sinema sektörünün lokomotifi olan Hollywood yapımı filmler, savaş kahramanlıklarını işleyerek, olumsuz etkileri en az seviyeye indirmeyi başardı. Gerçekleri göstermemenin yada eksik bilgi vermenin (misenformasyon) yanında çarpıtmaların yapıldığı (dezenformasyon) yayınların artmasıyla özellikle Batı Bloğu hem sosyal açıdan hem de siyasal açıdan dejenerasyona uğratılmaya çalışıldı. Nitekim 68 kuşağı olarak bilinen gençlik hareketi bu duruma bir tepki olmakla birlikte uğradıkları her türlü baskının kamuoyuna medya tarafından yansıtılmaması mevcut demokratik sistemin çarpıklığına somut bir örnek olarak gösterilebilir. Michael Parenti’ye göre Amerika’da özgür basın yoktur. O’na göre “Düşüncelerin serbest piyasası” sanısı, malların serbest piyasası kadar efsanedir, düştür. Parenti’nin bu fikrinden yola çıkarak, ekonomik çıkar eksenli yayın politikaların, çok uluslu şirketlerin ve ilgili lobilerin ihtiyaçlarına cevap verdiğinden anlaşılıyor ki ABD, Soğuk Savaş boyunca sadece Doğu Bloğu ile mücadele etmemiş, aynı zamanda ABD’de var olan muhaliflere karşı da kapsamlı bir baskı ve psikolojik harp uygulamıştır. Diğer yandan üçüncü dünya ülkelerinde de medyanın şekillenişi ve iki kutuplu sistemle olan ilişkisini göz önünde bulundurduğumuzda Batı Bloğu’nun etkisini daha ağır hissetmekteyiz. Örneğin Türkiye’de Sovyet Sineması yerine TRT’de ABD milliyetçiliğinin sembol filmlerinden ünlü Rambo serilerini izleyen Türkiye kuşağı, ABD’nin Afganistan’da desteklediği “özgürlük savaşçıları” konulu film ile (ABD tarafından şu anda terörist olarak tanımlanmaktalar) bilinçaltında önemli etkiler yaratmıştır. Aynı şekilde ulusal çapta yayın yapan gazetelerdeki manşetlere göz atıldığında ne tarafsızlığa ne de doğruluğa yer verilmekteydi. Özellikle 6. Filo olaylarından sonra eylemci üniversiteli gençlerin gördükleri muamele ve gazetelerde atfedilen sıfatlar son derece haksız olmakla birlikte hangi kesimlerin diliyle hazırlandıkları da aşikardı.
Soğuk Savaş döneminde medyanın gücü hem siyasal hem de ekonomik açıdan artarken, Batı bloğunda ciddi bir tekelleşme ve uluslararası şirketleşme rüzgarı esmekteydi. Bu noktada medyanın da tekelleşmesi kaçınılmazdı. Her ne kadar en az iki farklı egemen medya grubu varlığından söz edilse de aralarındaki fark Pepsi ile Coca Cola arasındaki tat kadardı. “Alternatif medya” olarak lanse edilen yayın organları ise “çeşitlilik” adına bir süs bitkisi gibi toplumsal hayatın bir köşesinde bulunuyorlardı. Medya devlerinin yoğun reklam bombardımanı, yayma etkinliği ve özel sektörün desteği ile mevcut hükümet yanlısı ve serbest piyasacı medya daha fazla toplumsal etki yaratabilmekteydi. Popülizmin, dejenerasyonun ve kültür emperyalizminin son derece yoğun uygulandığı gelişmemiş veya “gelişmekte olan” ülkelerde daha belirgin görülmekteydi. Türkiye, Yunanistan, Endonezya, Mısır, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Arjantin örneklerine bakarsak medyanın tek seslileşmesi ve egemen grupların baskın olan yayın tekellerini daha çok dikkate alan bir nitelikte olması demokratik çarpıklığın önemli bir göstergesi olarak algılanabilir.
Eski sinema oyuncusu olan Ronald Reagan’ın ABD başkanlığı döneminde “politik” diye adlandırılan propaganda amaçlı film ve dizilerin artışındaki belirgin izler, toplumların bilinçaltına hitap etmekle birlikte “komünizm tehdidine” karşı nasıl bakılması gerektiğine dair ilginç fikirleri kamuoyuna empoze ediyordu. “Kötü Vietnamlılar”, “Kötü Kübalılar”, “Kötü Ruslar”, vs. sıfatlarla desteklenen “diğerleri” öyle bir tanım haline gelmekteydi ki, üçüncü dünya ülkelerinde yayınlanan bu filmler “Amerikan hayranlığının” yanında “komünizm düşmanlığını” da dogmatik ve paradigma odaklı bir felsefeye bağlı olarak kalıcı kılıyordu.
3- MEDYA-SİYASET-SERMAYE İLİŞKİSİ
Demokratik sistemlerdeki aktörler arasında kitle iletişim araçları ve siyasi kadrolar önemli bir etki alanına sahiptir. Kitle iletişim araçları, siyasi güç odaklarının mesajlarını sadece iletmekle kalmaz. Ayrıca siyasal sistemi denetleme misyonunu da yürütürler. Organize olan kitle iletişim araçları, belli başlı gündem konularını yayınlarına taşıyarak ve sahip oldukları yayın politikası çerçevesinde bilgileri ayrıca yorumlayarak kamuoyuna aktaran bir işlev halindedirler. Böylece topluma istedikleri şekilde siyasi bir bilinç kazandırabilirler.
Medya organlarının kitleler ve politika üzerindeki etkisini, siyaset bilimci Richard Fagen, şu şekilde açıklamaktadır; “Eğer 2000 kişiyi kitle iletişim araçlarında kilit noktalara yerleştirebilecek bir düzenbazlık şebekesi kurabilme imkanı olursa, Amerika’nın tümünü ve dünyanın büyük bir kısmını ABD Başkanı’nın öldüğüne inandırmak işten bile değildir!” Kitle iletişim araçları yada yaygın kullanımıyla medya böylesine stratejik bir öneme sahiptir. Siyasetin oluşturulmasında ve kamuoyu yaratma çalışmaları açısından medya mekanizmaları büyük önem taşımaktadır.
Thomas Meyer, “Medya Demokrasisi” adlı kitabında siyasetin gücünü ve medyanın yönlendirici etkisini şöyle ifade etmektedir;
“Siyaset alanı medya sisteminin etkisi altına girer girmez önemli ölçüde değişir, medya sisteminin kurallarına bağımlı hale gelir. Medya sisteminin mantığı siyaseti sömürgeleştirirken yalnızca siyasalın betimlenme şeklini ya da diğer sistemlerle ilişkisini yeniden yapılandırmaz; siyasal süreci “üretim” düzeyinde, yani siyasal alanın benzersiz bir yaşam biçimi olarak ortaya çıktığı düzeyde etkiler. Medya mantığının kuralları, siyasal mantıktaki kurucu faktörleri, birçok durumda onlara yeni anlamlar vererek ve medya yasalarından alınan yeni ögeler ekleyerek yeniden kalıba döker. Bu anlamda sömürgeleşme, siyasetin medya sisteminin mantığına neredeyse koşulsuz teslim olması demektir…”
Medya sistemi, siyaseti sömürgeleştirmekle birlikte bu durumu zora dayalı bir şekilde yapmamaktadır. Ancak çıkarlara uygun herhangi bir siyasetçinin iktidar olmak için kendi isteği ve arzusuyla sömürüye ve belli başlı usulsüzlükleri göz ardı etmeye mahkum hale gelebilir. Bundan dolayı ülke siyasetlerinde kuralları medya belirleyebilmektedir. Siyasal yapı ise kuralların nasıl uygulanabileceği konusunda kısmen özerk davranabilmektedir. Yani oluşturulan kısıtlı alanda siyasete, dolayısıyla toplumsal iradeye çok dar bir hareket kabiliyeti tanınmıştır. Siyasal düzende medyanın bağımsızlığından kolay kolay bahsedilemez. Bunun en büyük nedeni medya organlarının sahip olduğu organik bağlardır. Özellikle şirketlerin bir alt kuruluşu haline gelen televizyon kanalları ile gazeteler, finansal çıkarlara zarar verebilecek haberleri ön plana çıkarmaktan uzak dururlar. Dolayısıyla siyaseten “tehdit” olabilecek karakterler ise “yok” hükmünde kabul edilerek, rakipler pasifize edilmeye çalışılırlar.
Global şirketler, önemli finans merkezleri olarak kabul edilen ülkelerde televizyon kanalı ve gazete gibi yayın organlarını faaliyete geçirebilirler veya satın almalarla hızlı bir müdahalecilik geliştirebilirler. Bunun en önemli sebebi, mevcut yatırımlarının verimliliğini arttırmak ve siyasal boyuttaki taleplerinin kamuoyuna duyurulmasını sağlamaktır. Tabii ki bu talepler daha çok özelleştirme, vergi politikaları, iş-işçi yasaları, vs. konuları kapsamaktadır. İktidara karşı bir baskı unsuru olarak kullanılan televizyon kanalları gerektiğinde taraf değiştirerek istedikleri adayın iktidar olmasına yönelik faaliyetlerde tanıtım ve propaganda sponsoru da olabilmektedirler. Sermaye önderleri ile çeşitli fikirlere sahip politikacılar arasında sürdürülen ilişkiler genellikle “kazan-kazan” anlayışı çerçevesinde sürdürülmektedir.
ABD gibi devasa şirketlerin ve lobilerin bulunduğu ülkelerde sadece iç politika pazarlıkları yapılmamaktadır. ABD müdahaleciliğinde ve bazı dış politika konularında sermaye ile hükümet (hükümette yer alan aktörlerin büyük kısmını yine sermaye kesimi oluşturmaktadır.) arasında genellikle uzlaşma vardır. Özellikle General Electric (ABD’de lider konumundaki NBC televizyon şebekesinin sahibi) gibi askeri alanda çalışan organizasyonlar mevcut duruma göre hem baskı unsuru hem de destek unsurudurlar. Özelikle ABD’nin Irak’a ve Afganistan’a yapılan saldırıları sırasında Pentagon’un halkla ilişkiler ve propaganda görevini oldukça başarılı bir şekilde yürütmüştü. Soğuk Savaş yıllarında da Küba’yı, Grenada’yı, Nikaragua’yı ve Panama’yı çok büyük bir tehditmiş gibi göstermek ve ABD’lileri buna inandırma konusunda da oldukça başarılıydılar.
Medya ile siyasetin iç içe geçtiği örneklere rastlamak da mümkündür. İtalya’da Silvio Berlusconi, tekelci bir medya patronu olmasına rağmen daha çok siyasetle ilgilenmektedir. Elindeki medya gücünü ahlaka ve eşitlik ilkesine aykırı kullanan, tüm olanaklarını kişisel propagandasına seferber etmekten hiç geri durmayan özelliğiyle Berlusconi son derece çarpıcı bir örnektir. Televizyon kanallarına bağlı çalışan imaj mühendislerinin danışmanlığında gerçeklikten uzak hayaller pazarlayabilen özelliğe sahip olmasına rağmen sandıktan defalarca koalisyon hükümetinin başına geçmeyi başarmış bir politikacının sadece idarecilikle yetinmeyeceğini bu örnekle görebilmekteyiz.
4- EGEMEN MEDYAYA KARŞI EL-CEZİRE
CNN, SKY, NBC gibi küresel çapta yayın yapan televizyon kanallarının ve bağlı oldukları şirketlerin etki alanları, soğuk savaşın ardından giderek artmaya başlamıştı. Özellikle ABD’nin enerji yollarını ve kaynaklarını kontrol altına almak için yaptığı müdahalelere bakarsak, medya organları soğuk savaş öncesine göre daha çarpıcı çekim teknikleri kullanarak, insanları olayların içine çekmeyi başarmıştı. Tabii ki ABD’nin gözünden bakmak şartıyla haberler yeniden filtrelenerek geçer ve kamuoyuna duyurulur. Bu durum halen geçerliliğini korumaktadır.
ABD’nin Afganistan’ı işgal etmeye başlamasıyla (halen tam olarak kontrolü sağlamış değil) savaş görüntüleri bir bilgisayar oyunu gibi basitleştirilerek savaşın yıkıcılığı göz ardı ettirilmeye çalışılmaktadır. Gıda taşıyan konvoyların veya sivillerin barındıkları evlerin bombalanması gibi bir haber bu yayın organları tarafından duyurulmamaktaydı. Ancak Katar’dan yayın yapan El-Cezire’nin bölgeye girmesiyle birlikte madalyonun öteki yüzü de görüldü. Yaşanan yıkımı makyajla kapamaya çalışan “sonsuz özgürlük” operasyonun aslında “dibi karanlık ölüm kuyusu” haline gelmiş olduğu El-Cezire tarafından dünyaya yansıtılmaya başlandı.
Tek taraflı medyanın karşısına çıkan bir El Cezire gerçekliği sadece bir “rakip” olarak algılanmamalı. Küresel ölçekte bilginin doğruluğunun ispatlanması için “turnusol kağıdı” görevi gören El Cezire, bu dönemden itibaren Pentagon’un hedefi haline gelmeye başladı. Dolayısıyla El Cezire kendisine yapılan saldırıları yine haber olarak dünyaya duyurmasıyla birlikte ABD’yi zan altında bırakmayı başardı. El Cezire’nin susturulmaya çalışılmasında yapılan tüm diplomatik girişimler, E Cezire’ye prestij kazandırmakla birlikte “Pan Arabizm” fikrini de güçlendirmeye başladı.
El Cezire’nin İngilizce yayına geçmesiyle birlikte, bilgi alışverişinin ve Ortadoğu gözüyle olayların ele alınışı, uluslararası empati için önemli bir gereksinim olduğunu da ortaya koymuştur. Oryantalist bir bakış açısının yaratmış olduğu medeniyetler arası ön yargılar, bölgesel veya kıtalar arası politikada birçok yanlış anlamayı beraberinde getirdi. Öncelikle “İslamofobia” denilen kavramın 11 Eylül olaylarından sonra toplum içinde “zirve” yapmasıyla birlikte El Cezire yayınları da daha ilgiyle izlenir olmuştur. Çünkü batı toplumlarının gözünde “öteki”nin ne dediğini CNN’in ve diğer “kendi” kanallarının ağzıyla değil, bizzat “ötekinin” ağzından dinlemenin olanağına erişmiştir. Tabii ki El Cezire’nin görsel öğeleri kullanarak “kanıt” niteliğindeki haberleriyle çarpıtmaları kısmen geri püskürtmeye başlamıştır. Bu durum CNN, SKY ve FOX gibi kanalların kendilerine çeki düzen vermelerini zorunlu kılmıştır. Çünkü her haberi yalanlana bir kanalın inandırıcılığı kalamazdı. Bundan dolayı servise konulan haberler ya çarpıtılmayacaktı ya da göz ardı edilecekti. Zaten Irak’ta yaşana olayların servis edilmesinden çok, göz ardı edilmesi ve ilgiyi başka alanlara çekilmesi için çabalar sarf edilmektedir.
El Cezire’nin yakalamış olduğu prestij, başta Arap dünyası olmak üzere hemen hemen tüm Ortadoğu devletleri için bir özgüven kaynağı oluşturmuştur. Bundan dolayı demokratik olmayan bu Ortadoğu devletlerinde toplum, haberleşme teknolojisi sayesinde bilgiye susamışlığını giderebilmektedir. El Cezire’den sonra El Arabiya ve Abu Dhabi gibi kıtalar arası yayın organlarının da kuruluşu, aslında bölgesel bir aydınlanmaya mutlaka katkıda bulunacaktır. Ancak bu noktada halen bulundukları ülkeye yönelik eleştirilerde sansüre uğramaya devam etmektedirler.
Sonuç olarak El Cezire’nin tek başına bir şey değiştirebileceği beklenemez. Ancak bölgesel politikalarda kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla ve batı toplumlarının uğradığı Pentagon ve lobi destekli propaganda bombardımanına karşı bir çeşit “filtreli şemsiye” görevi görecektir.
5- BİLGİ TEKNOLOJİSİNE DAYALI MEDYA ÖRNEĞİ: İNTERNET
İnternet, kitle iletişim araçlarından biri olarak kabul edilen ve medya organlarına en son entegre olan araç olarak tanımlanabilir. Şu anda hemen hemen her işitsel, görsel ve yazılı yayın organına ait bir web sitesi bulunmaktadır. Ayrıca tamamen internet tabanlı olan ve medya devlerinden bağımsız yayın kuruluşları da yavaş yavaş artmaktadır.
Özellikle ABD gibi ülkelerde bazı web sitelerinin sadece domain (web adresi) fiyatı 5 milyar doları bulabilmektedir. Bu astronomik fiyatların ödenmesine neden olan tek sebep, bir günde milyonlarca insanın bu siteleri ziyaret etmesidir. Belki de televizyon kanallarından bile daha fazla takip edilen web sitelerinin görsel dizaynları ve video, fotoğraf ekleme olanakları, yorum yapabilme gibi avantajların varlığı önemli bir iletişim kanalı oluşturmaktadır. Sadece reklam gelirleriyle finanse edilen bu web siteleri, online satış uygulamalarıyla birlikte sanal alışveriş merkezlerini sahneye çıkartmıştır. Alışverişlerin artık internet üzerinden yapılmasıyla yeni bir Pazar oluşturuldu. Bu pazarın sınırlarının olmaması, en önemli avantajı olarak kabul edilmektedir.
İnternetin bir medya olmasının yanında izne bağlı, veya üyelere özel iletişim ağlarını da barındırması, ilgili kullanıcılara belli avantajlar atfedebilmektedir. Bunlardan bazıları kısıtlı bilgilere sınırsız ulaşabilme ayrıcalığıdır. Özellikle şirketler arası yazışmalarda, banka kredi işlemlerinde kapalı devre iletişim kurallarının kullanılması, interneti oldukça kullanışlı hale getirmiştir. Kredi kartlarının internete entegre olmasıyla finansal merkezler, internetten faydalanmayı denemişlerdir. Hacker saldırılarına sıkça rastlanmasına rağmen bu yöntem giderek yaygınlaşmaktadır. Bunun en önemli nedeni, tüketimin kolaylaştırılması ve özendirilmesine yardımcı olmasıdır.
Dünya kaynaklarının sınırlı olmasına rağmen sınırsız tüketimi özendirici politikaların internet üzerinden teşvik edilmeye çalışılması, duyarlı kesimleri harekete geçirmiştir. Yine bu yaklaşıma karşı internet üzerinden kampanyalar yürütülmektedir. Dolayısıyla, internet teknolojisi kullanılış amacına göre insanlığa hizmet de edebilir. Ancak daha çok toplumu ve özellikle çocukları asosyal varlıklar haline getirerek yabancılaşmayı ve toplumsallaşmayı sağlayan manevi değerleri de köreltmesi tehlikesi bulunmaktadır. Televizyonlarda başlayan şiddet unsurları, internette daha çarpıcı şekilde insanlara sunulmakta ve gerçek hayatta uygulanması da kaçınılmaz hale gelebilecektir.
İnternet, küreselleşme karşıtları için de bir soru işaretidir. Çünkü internet gibi hızlı ve dünya çapında yaygın bir teknolojinin kullanılması, küreselleşmeyi her halükarda gerçekleştirmiş oluyor. Bundan dolayı küreselleşme karşıtları, karşıt odluları olgunun çerçevesini çizerken sermayenin ve sınırsız tüketim kültürünün küreselleşmesine karşı bir tavır alınması konusunda yoğunlaşmalıdırlar. Diğer yandan internet yayıncılığının devletler tarafından kontrol altına alınması gibi ortak bir “sorun” ortaya çıkmıştır. Toplumun yanlış yönlendirilmesi, provokasyon, hedef gösterme ve ırkçılık gibi fikirlerin ya da yaklaşımların yaratabileceği istikrarsızlık bazı düzenlemelerin yapılmasını zaruri hale getirmiştir.
Yeni medya teknolojilerinin doğuşu ve içerikle dağıtımın birbirinden ayrılması eğilimleri, AB düzleminde yeni bir iletişim politikasını gerekli kılmış, Avrupa’da medya sahipliğinde gözlenen hızlı değişim ve internetin hızla yayılması da durumun aciliyetini körüklemiştir. Avrupa Birliği, 1990’ların ikinci yarısından itibaren enformasyon toplumu olgusunun altyapısından ziyade toplumsal boyutlarına ağırlık verilmesi önem kazanmıştır.Özellikle 23-24 Mart 2000 tarihlerinde Lizbon’da toplanan Avrupa Konseyi’nin Sonuç Bildirgesi’ne göre bir “Avrupa Modeli Enformasyon Toplumu”nun tanımlanması önerilmiştir.


Evren Çevik
6- SONUÇ
Medya, kaçınılmaz olarak toplumun bir çok öğesine nüfuz etmiştir. Özellikle haber alma, yorumlama, yaşam biçimini şekillendirme ve daha bir çok alanda belirleyici bir rol oynamaktadır. Bazı toplumlarda medyanın entelektüel seviyesi ve demokrasi anlayışı, o toplumun gelişmişlik seviyesini sınırlayabilir. Türkiye gibi birkaç gazete ve televizyon kanalı dışında medyanın seviyesizliği ve sorumsuzluğu ciddi fikirsel travmalara neden olabilmektedir. Gerektiğinde kışkırtma, gerektiğinde de duyarsızlaştırma görevini başarıyla yürüten medya organları, ülkenin olumlu yönde değişimine engeller koyabilmektedir.
Görüldüğü gibi medyanın sahip olduğu stratejik nitelikler, hiçbir hükümetin veya hiçbir ordunun gerçekleştiremeyeceği sosyal ve psikolojik temelli amaçları gerçekleştirmek için bire bir çözüm fırsatları sunmaktadır. Özellikle kirli savaş yürüten devletlerin, tabiiyeti altındaki toplumu ve dünya kamuoyunu yanıltmak için yalan haberlerin imal edilmesini ve işlenen devlet suçlarının gizlenmesini veya çarpıtılması için medya ile iş birliği yapmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Demokratik bir devlet gibi görünse de başta ABD olmak üzere çıkar mekanizmalarını ilgilendiren konularda yalan haberlerin servis edilmesi için medya patronlarıyla derin ve illegal anlaşmalar yapıldığı her kesim tarafından tahmin edilebilmektedir. Suriye, İran gibi baskıcı rejimlerden farkı olmayan ABD’nin bu ülkeleri demokratikleştirme amacıyla yaptığı her girişimin altında yatan gerçek nedenin alında medya tarafından örtüldüğü ve yalan beyanların daha da süslenerek kamuoyuna aktarıldığı akademisyenler tarafından bilinen bir gerçektir.
Türkiye, “demokrasi fukarası” diye nitelenen devletlerden bile daha fazla gazete kapatmasından ve statükoya karşı gerçek anlamda muhalefet olabilecek yayın kanallarının kurulmasını düşünce suçları ve terörle mücadele yasalarına dayandırarak engelleme gibi girişimlerinden dolayı Türkiye Toplumu, fikirsel açıdan büyük zarar görmektedir. Dogmatizmin en modern versiyonu olan sorgulamadan itaat etme kültürünü temel alan siyasal sistem içinde son derece çarpık politik ve finansal ilişkilerin yeşerdiğini görebilmekteyiz. Devlet otoritesinin aleyhine gelişen her olay, medya organları sayesinde kolaylıkla çarpıtılmakta ve hedef saptırarak toplumsal bir dezenformasyona yol açmaktadır.
Türkiye’de görülen daha bir çok örnek, medyanın nasıl olmaması gerektiğine dair önemli fikirleri ortaya çıkarmaktadır. Dünyanın diğer baskıcı rejimlerinde de görülen dezenformasyon, iktidarlar için hayati bir önem taşımaktadır. Özellikle haberlerin magazinleştirilmesi, yozlaşmış bir perspektifle yayınların yapılmasıyla insanların politize olmasını engelleme, sık sık kullanılan bir yöntem haline gelmiştir.
Medyanın dördüncü kuvvet olmaktan öte bazen daha etkin bir kuvvet olduğuna da tanık olmaktayız. Örneğin yargıyı etkileyebilecek haberlerin servis edilmesi, karşıt görüşlü bir fikrin sabote edilmesi için yalan haberlerin servis edilmesi gibi süreçlerde mevcut hükümetlerden daha etkin rol oynayabilmektedirler. Kısacası medyanın başlı başına bir güç olması, ona önemli sorumluluklar yüklemiştir. Medyanın tekelleşmesi ve kapitalle ilişkilenmesi, medyanın tarafsızlığını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle de çıkar gruplarının çatışmasıyla birlikte medya savaşları da ortaya çıkabilmektedir.
Sonuç olarak medya günümüzde aktörleşen bir güç haline gelmektedir. Karar vericilerin dikkate almak zorunda kaldığı bu güç odağı, ülkelerin politikalarında ciddi etkiler yaratabilmektedir. Bu nedenle kamu yararı ve tarafsızlık için medyanın idari, hukuksal, siyasal ve finansal açıdan belli çerçeveler içerisinde tutulması sağlanmalıdır.
KAYNAKÇA
1- KİTAPLAR:
CHOMSKY, Noam ve ACHCAR, Gilbert, Tehlikeli Güç, İstanbul: İthaki Yayınları, 2007
DEMİREL, Fatmagül, II. Abdülhamit Dönemi’nde Sansür, İstanbul: Bağlam Yayınları, 2007
ERSAN, Esra, Avrupa Birliği ve Gazetecilik, Ankara:Ütopya Yayınevi, 2008
FAGEN, Richard, Communication and Politics, Boston: Little, Brown and Co., 1966
GERAY, Haluk, İletişim ve Teknoloji, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2003
HERMAN, Edward S. ve CHOMSKY, Noam, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği, İstanbul: Aram Yayıncılık, 2006
INNIS, Harold A., İmparatorluk ve İletişim Araçları, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2006
MEYER, Thomas, Medya Demokrasisi, Medya Siyaseti Nasıl Sömürgeleştirir, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2002
MUTLU, Erol, Globalleşme, Popüler Kültür ve Medya, Ankara: Ütopya Yayınları, 2005
NALÇAOĞLU, Halil , Medya ve Toplum, İstanbul: Ips İletişim Vakfı Yayınları, 2003
ÖZBUDUN, Sibel ve ÖZGÜR, Gökçer ve DEMİRER, Temel, İmparator’un Soytarısı Egemen Medya, Ankara: Ütopya Yayınevi, 2007
SANDER, Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Ankara: İmge Kitabevi, 1989
ZEPEZAUER, Mark, CIA’nin Büyük Operasyonları, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996
ZAYANİ, Muhammed, El-Cezire Olayı, İstanbul: Versus Kitap, 2005
2- MAKALELER:
KIRIKKANAT, Mine G., “Basında Namus”, Radikal Gazetesi, 22 Ağustos 2003
ÖZKAN, Abdullah, “Küreselleşme Sürecinde Medya ve Siyaset: “Medya Gücü”mü, “Gücün Medyası”mı?”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, 2006
3- İNTERNET YAYINLARI:
Yılmaz Akkılıç,
<http://www.cgdbursa.org/cgd_bsntarih.asp> , 12 Nisan 2008
Hasan Özsan, “Yıpratma Propagandaları ve İronik Vaziyetler!,”
<http://www.dorduncukuvvetmedya.com/dkm/print.php?sid=8788> , 16 Temmuz 2007,