Barbarların yıkım savaşlarına karşı, halkların barış talebi


Mustafa Peköz
24 Nisan 2008



Yunan filozoflarından Herakleitos, savaşı ‘karşıtların çatışması’ olarak tanımlar. Savaşlar tarihsel sürecin bir parçası olarak karşıt güçler arasında yürütülen mücadelenin en üst ve zorlu boyutudur.

Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu coğrafyası hep barbarların savaşına sahane oldu. Halkların hiçbir iradesi olmadan, ama onlar adına yıkımlar gerçekleştirip kan akıttılar. Barbarların savaşına karşı, özgürlük isteyenlerin savaşı başladı. Bu bakımdan barış gibi savaşın da politik bir kavram olarak kime nasıl hizmet ettiği önemlidir.

Barbarların insanlığı yok etme savaşı olmasaydı, tarihten silinmek istenen hakların direnme savaşı olmazdı. Dünyanın her yanını kan gölüne çevirerek gezegenimize sınırsızca egemen olmak isteyen bir avuç küresel barbarın azgınlaşan şiddetine karşı, halkların kendi tarihsel değerlerini korumak için yaptıklar öz savunmaları da aynı şeyler değildir. Bu nedenle biz, dünyamızı yok etmek isteyen savaş kışkırtıcılarına karşı, halkların özgürlüğünü sağlayan barışın dili olmak istiyoruz. Bizim barış talebimiz, onursuzluğu değil, bu topraklarda yaşayan halkların eşit koşullarda özgürce ve onurluca birlikte olmanın çağrısıdır.

Clausewitz, “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” der. Aynı şekilde “barış” da siyasetin ta kendisindir. Savaş ve barış zıt ama diyalektik olarak birbirini tamamlayan iki kavram. Savaşlar olmasaydı, barışa gerek kalmazdı. Barış mücadelenin bir başka biçimidir, yani savaşın bir başka boyutudur. Savaşı başlatmak kolaydır, ama tekrar barışa dönmek ise çok zordur. İşte önemli olan “zor”u başarmaktır

Dünyanın küreselleştirilmesi için askeri güç kullanarak her yeri savaş alanına çevirenlere karşı, barış ertelenemez acil bir görevdir.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporlarına göre; Dünya, 20. yüzyıl içerisinde iki büyük dünya savaşı olmak üzere, bugüne kadar bölgesel savaşların da içerisinde yer aldığı 250 savaşa sahne oldu ve bu savaşlarda yaklaşık olarak 110 milyon kişi yaşamını yitirdi. Bu savaşların hemen hemen tamamı uluslararası güçlerin bölgesel alanları denetim altına alarak sömürgeleştirmek ve tek tek ülkelerin zenginliklerine el koymak için doğrudan veya dolaylı olarak yürüttükleri savaşlardır.

Dünyadaki silahlanma oranı sürekli artmaktadır ve yıllık askeri harcama miktarı yaklaşık olarak 1,2 trilyon dolardır. Bunun 482 milyar doları ABD’ye aittir. Mevcut NATO ülkelerinin yıllık askeri harcaması yaklaşık olarak 843 milyar doları bulmaktadır. Bu oran dünyadaki askeri harcamaların yaklaşık yüzde 73’ünü oluşturuyor. Peki, bu küresel güçlerin, halkların barışı için attıkları tek bir adım var mıdır? Yoktur. Bu nedenle barış bizim işimiz olmalıdır. Onların işi kolay, insanlığı yok eden silahlanmayı teşvik etmek için bütün olanaklarını kullanmaktadırlar. Çünkü kanla besleniyorlar. Biz ise, halkların özgür yaşamı için insanlığın felaketi olan savaşların durdurulması için barışı istiyoruz.

Küresel sistemin askeri gücü olan NATO’nun her bir asker başına düşen yıllık askeri harcaması 90.485 dolar olarak gerçekleşmiş. Dünya küresel sistemin jandarması olan ABD’nin kişi başına düşen askeri harcaması 1559 dolar, her bir asker başına düşen askeri harcaması ise 316.159 dolar ile ilk sırada yer almaktadır. AB’nin lider ülkelerinden biri olan İngiltere’de kişi başına silahlanmaya ayrılan pay 827 dolar, asker sayısına göre ayrılan miktar ise 240.196 dolardır.

Savaşın süreklileştirilmesi için 1,2 trilyon dolara yakın harcama yapılırken dünya nüfusunn %20’si günlük bir dolara yaşamaktadır. 2005 yılı verilerine göre, dünya genelinde yaşayan 20 milyon ilticacıya Birleşmiş Milletler bütçesinden ayrılan yıllık miktar yaklaşık olarak 1 milyar dolar. ABD bütçesinde ilticacı göçmenler için ayrılan yıllık miktar 300 milyon dolar, yani diğer bir anlamıyla ABD nüfusuna göre kişi başına ayrılan miktar 1 dolar, ama silahlanmaya ayrılan miktar ise 1559 dolar. Bu durum AB ülkeleri için de geçerli. Bir başka örnek her yıl 10 milyon çocuk beş yaşına gelmeden hastalık ya da kötü beslenme nedeniyle ölüyor, sadece AİDS ile mücadele için yılda 12 milyar dolar tahsis etmeyen dünyanın küresel barbarları silah sektörüne milyarlarca dolar aktarıyorlar.

Yine SIPRI’nin yayımladığı bir rapora göre 14 Ortadoğu ülkesinde, yani bizim coğrafyamızda 2.772.000 asker, 61.000 tank top gibi zıhrlı araç, 6100 savaş uçağı ve helikopter, 880 büyük ve küçük ölçekli savaş gemisi buluyunuyor. “Türkiye ve İsrail dahil olmak üzere 14 Ortadoğu ülkesi 10 yılda 963 milyar dolarlık askeri harcama yaptı...”

Ortadoğu coğrafyası bütün özellikleriyle askerileştirilmiş durumda. Küresel lokal savaşların merkezine dönüşen Ortadoğu’da milyonlarla ifade edilen sivil insan yaşamını yitirdi. Balkanlar’daki iç savaşta 20 bin kadın tecavüze uğradı. Sürekli savaşlara sahane olan Somali’de, Etiyopya’da on binlerce çocuk açlık nedeniyle öldü. Afrika kıtasının Ruanda ülkesinde çıkan kabile savaşlarında bir milyon insan katledildi. Kürdistan’ın dört bölgesinde statükocu devletlerin saldırıları sonucu binlerce Kürt yaşamını yitirdi. İsrail-Filistin çatışmasında 3 aylık bebelerin üzerine bomba yağıyor. Bu bakımdan küresel barbarların savaşı, dünyanın ezilen halkları için tam bir felakettir. Egemenlerin savaşları devam ettikçe daha çok gözyaşı akacak

Savaşlar, aynı zamanda toplumları psikolojik olarak derinden etkiliyor. İç dünyalarını sarsıyor. Savaş koşulları içerisinde yetişen yüzbinlerce insan bunalımlarla karşı karşıya geliyor, yüzlerce intihar olayı yaşanıyor. Örneğin ABD askerleri için onlarca psikolojik tedavi merkezi kuruldu. Sadece kendileri değil aileleri de bu sürecin bir parçası haline geldiler. Bu nedenle kirli savaşlar toplumsal çöküntünün ve yozlaşmanın varlık nedenidir.

Bağımsızlıkları için mücadele edenler, savaşa çok istekli oldukları için değil, toplumsal çatışmanın zorunluluğu nedeniyle savaş yürütüyorlar. Bu nedenle savaşlar ne mutlaktır ne de sonsuzdur. Tarihsel sürecin belirli bir anından sonra savaşlar toptan ortadan kalkacaktır. Bizim görevimiz savaşlara son veren sürecin hızlandırılmasına katkı sunmaktır. İnsanlık tarihinin hiçbir aşamasında aslında halklar arasında savaşlar da olmadı. Egemen siyasal güçler kendi ekonomik ve siyasal çıkarları için halkları birbiriyle savaştırmaya çalışıyorlar. Çünkü halklar birbirine ne kadar düşmanlaştırılırsa barbarların siyasal iktidarları bir o kadar uzun sürer. Asla barıştan yana bir tutum alamazlar. Bu nedenle savaşın muhatabı halklar değil.

Doğal olarak savaşın ve barışın kimler arasında olacağı da önemlidir. Birbirine düşman olmayan halklar arasında “barış” talebinde bulunmak, politik hedefleri anlamamaktır. Barış, savaşan kuvvetler arasında olur. Gerçek durum budur. Yani düşman gördüklerinle oturulur masaya. Önemli olan masada ne istediğindir ve hedeflediğini alabilmektir.

Evet, biz barışeveriz. Anadolu ve Mezopotamya’da halkların eşit koşullarda bir arada yaşadığı bir barıştan yanayız. Barışsever olmak, halkların özürlüğünü savunmak bir insani değerdir. Savaşın en çatışmalı anında barış sesini yükseltmek, ne bir korkudur, ne bir teslimiyettir. Kendi gücüne güvendir.

Küresel barbarların, coğrafyamızı işgal ederek çocuklarımızı öldürmesine, kadınlarımıza tecavüz etmesine; kitlesel işkence merkezlerinin kurulmasına, asimilasyona, kimliklerin inkar edilmesine, özgürlüğün ve demokrasinin yok edilmesine karşı halklarımızın barış sesi olmak gerekir.

Bizler Anadolu ve Mezopotamya topraklarında newrozların, kardelenlerin yeniden özgürce yeşermesi için barışın sesi olmak istiyoruz. Biz geleceğimiz için onurlu bir iş yapıyoruz.

Barış’a karşı duyarlı olmak, güç vermek, Kürt, Türk, Arap, Laz, Çerkez, Pomak, Alman, Fransız, Hollandalı, Afrikalı... halkların ortak sesi olmak, kardeşliği örmek, geleceğin umut türkülerini yeşertmek için ‘küçük’ ama önemli bir katkı sunalım.

*Bu yazı 26 Nisan 2008 tarihinde, Almanya’nın Düseldorf kenditinde yapılacak olan Avrupa Barış Meclisi Kuruluş Kongresi’ne sunulmak üzere hazırlanan tebliğdir.

Gokyuzu9@aol.com


sendika.org

Mustafa Peköz