Demokratikleşemeyen Dünya Siyaseti
Nabi Yağcı
13/08/2008
Gürcistan, büyük devletlerin yani Rusya ve ABD'nin hegemonya tutkularının kurbanı oldu ve kaybetti. Önceki yazımda bu gelişmenin tarihsel köklerine işaret etmiş ve çözümün tıpkı Balkanlar için imzalandığı gibi Kafkaslar için de imzalanacak barış ve işbirliği paktından geçtiğini söylemiştim. Başbakan'ın Kafkas ittifakından söz eden açıklaması, Türkiye'nin bu kirli emperyal hegemonya savaşının tarafı olmak yerine barışın tarafı olma siyaseti izleyeceğinin işaretini vermesi açısından sevindiricidir. Fakat Kafkaslar'da barışın tesisi Balkanlar için olduğu kadar kolay olmayacaktır. Çünkü birinci olarak günümüzde büyük çıkar çatışmalarına neden olan enerji sorunu Kafkaslar'ı Balkanlar'dan daha çok fazla etkisi altına almaktadır. İkincisi Kafkaslar, Balkanlar'dan daha geniş biçimde Rusya'nın etki alanı içindedir.
Türkiye açısından bakıldığında ise Kafkaslar, siyasi coğrafya, ekonomi ve özellikle enerji güvenliği açısından Balkanlar'dan daha fazla ilgi nedenidir. O kadar ki, Rusya-Gürcistan savaşıyla yine acı ve öfke yaratan yeni bir terör olayını dahi ilişkilendirilebilen yorumlar yapılmaktadır.
Rusya-Gürcistan-ABD şeytan üçgeninden çıkarılacak çok ders var. Her şeyden önce artık eskimiş olması gerekirken tarihin çöplüğüne ait "Savaş siyasetin devamıdır" anlayışının ne yazık ki hâlâ hükmünü icra ettiğini görüyoruz. Bu anlayışın faturasını yine masum insanlar ödüyor. Gürcistan'da ölen ve panik içinde evlerini, topraklarını terk edip kaçışan, perişan olan binlerce insan bu anlamsız taş devri savaşının yükünü çekiyor. Ne için?
ABD'de neo-Con'lar "soğuk savaş"ın bitiminde yeni bir güvenlik doktrini kabul etmişlerdi. Bu doktrin özetle önleyici-savaş mantığına dayanıyordu. Yani ABD henüz yakın bir tehlike olmasa bile dünyanın öbür ucunda olan bir ülkenin ABD güvenliği için bir tehdit oluşturduğu sonucuna varırsa o ülkeyi terörist ilan edip savaş açabilecekti. Bu yeni güvenlik doktrininin anlamı aynı zamanda varolan uluslararası güvenlik ve işbirliği anlaşmalarını rafa kaldırmaktı. ABD kabul ettiği bu yeni güvenlik doktrini gereği Irak'ı işgal etmiş, Irak halkını kan ve ateş içine atmıştı. ABD'nin açtığı bu kapıdan şimdi Rusya geçmekte. Putin her fırsatta ABD'nin bu savaş doktrinini hatırlatıyor ve ABD'nin tek kutuplu dünya stratejisinin kabul edilemez olduğunu ve kendi arka bahçelerine karışmasına izin vermeyeceklerini söylüyordu. Bu itirazlar haklı itirazlardı ama ne var ki, Putin de şimdi aynı yoldan gidiyor. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak bir başka ülkeyi ordusu ile işgal ediyor, sivil halka bomba yağdırıyor ve askeri müdahale ile Gürcistan'da siyasi iktidar değişimini zorluyor.
Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ise öngörüsüz politikalarla kendi halkını ABD-Rusya arasındaki emperyal tepişmenin kurbanı yapmaktan dolayı sorumludur. Rusya'nın yanında bir kent büyüklüğü kadar küçük kalan bir ülkenin adına ABD'ye güvenerek girdiği küçük politikaların düş kırıklığı yaratan sonuçlarını yaşıyor Saakaşvili. Bir kez daha milliyetçi politikaların çıkmazı ve o çıkmaz sokakta insanlar için milliyetçiliğin doğuracağı zararların çarpıcı bir örneği duruyor karşımızda. Ne bir toprak parçası, ne de bir milli ülkü, yaşayan insanların can ve mal güvenliklerinden daha yüce ve daha değerlidir. Hangi gerekçelere dayandırılırsa dayandırılsın "önce insan" demeyen siyasetler yeni zamanın, yeni çağın siyasetleri olamaz. Önce insan önce demokrasi demektir.
"Önce insan-önce demokrasi" uluslararası ilişkilerin hızla demokratikleştirilmesini zorunlu kılıyor. Bunun araçlarını yaratmak gerekiyor. Bugün Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) başta olmak üzere dünün uluslararası ilişkileri düzenlemeyi esas almış olan örgütleri yeni ihtiyaçlara yanıt veremiyor. Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Afrika'da yaşanan soykırım benzeri savaşlarda dahi BM etkisiz kalmıştı. Bunun bir başka örneğini Kafkaslar'da yaşıyoruz bugün. Etkisizliğin en önemli nedeni bu örgütlerin demokratik temsil ve demokratik işleyişe sahip olmamalarıdır. Büyük devletlerin borusu ötüyor hâlâ. Bu açıdan bakıldığında Avrupa Birliği'nin (AB) artan önemini görebiliriz. Ancak kendi iç sorunlarını çözmede atalet içinde kaldıkça AB bu rolünü başarıyla yerine getiremez, getiremiyor.
Bölgemizde uluslararası ilişkilerin demokratikleştirilmesi ve barış konusunda Türkiye'nin potansiyeli hiç olmadığı kadar artmış durumda. Ancak bu rolün realize olması, Ergenekon davasıyla başlayan gelişmelerin temiz topluma doğru derinleşmesiyle, Kürt sorununun çözümünün barışçı bir ortama çekilebilmesiyle çok yakından bağlı olacaktır.
Kaynak: Referans


Nabi Yağcı