ABD’nin önce Venezüella’da Chavez hükümetine karşı desteklediği askeri darbenin boşa çıkartıldığı 2002 yılından bu yana Latin Amerika’da ciddi bir siyasi hegemonya kaybı da yaşamakta olduğunu biliyoruz. Bu kayıp, Irak savaşı’nda batağa saplandığı ve ekonomik göstergelerin sinyal vermeye başladığı 2005 yılından bu yana daha da artmış durumda. Öte yandan Venezüella, Küba, Bolivya, Arjantin, Brezilya, ALBA ve ALBA Bankası bölgede ABD eksenli ticaret antlaşmalarının0 (ALCA, NAFTA, FTA) alanlarını büyük oranda daraltması ve bu antlaşmaların işlevsiz hale gelmeleri, IMF ve Dünya Bankası’nın Latin Amerika’dan neredeyse tamamen sökülüp atılması, ALBA’nın “adil ticaret bloğu” adı altında yürüttüğü ülkeler arasında karşılıklı bağımlılığa dayanan ve küçük ülkelerin borç batağına sürüklenmeyecekleri bir finansal yapının -en azından- altyapısının kurulabilmiş olması gibi gelişmeler, ABD’nin bölgede yıllardır uyguladığı klasik finansal sömürü çarklarını işlemez hale getirdi. Öte yandan yine Güney Amerika devletlerinden müteşekkil Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), And Devletleri Birliği (CAN) ve MercoSur gibi uluslararası kuruluşlardaki ABD etkisi de inanılmaz ölçüde zayıflıyor [3].
ABD hegemonyasının dünyanın birçok yerinde zayıfladığına dair farklı belirtiler de mevcut. Özellikle Rusya’nın son zirveyle birlikte NATO’nun genişlemesine karşı jeopolitik olarak baskın olduğu bölgede uzlaşmaz bir tavır alacağına dair belirtiler göstermesi, Hindistan’ın bir yandan ABD’yle bağlarını sıkı tutmaya çalışırken diğer yandan Çin merkezli hareket eden Şangay İşbirliği Örgütü’ne (SCO) gözlemci olarak katılmak gibi bir ikili oyunu var. Çin Halk Cumhuriyeti ise uzun yıllar boyunca uyguladığı sert devlet kapitalizmi sonucu elinde biriken inanılmaz oranlarda sermayeyi, bölgede ve dünyada pazarları aşan bir aşırı üretim ve ultra-sanayileşme yatırımları gerçekleştirmek amacıyla kullanıyor. 1996 yılında Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’la birlikte kurduğu Şangay Beşlisi, 2001’de Özbekistan’ın da katılımıyla Şangay İşbirliği Örgütü’ne dönüşen Çin Halk Cumhuriyeti, dünya nüfusunun yarısından fazlasının oluşturduğu bir pazarı, şimdilik ABD’nin kontrolünün dışında bırakmış durumda. Örgütün gözlemcileri olan Pakistan, Hindistan, Moğolistan ve İran’la birlikte Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ile de flört ettiğini ve ABD’nin örgüte gözlemci olarak katılma isteğinin kesin bir dille reddedildiğini de belirtmek gerek.
Kuşkusuz ABD’nin zafiyetinin dünyanın her yerinde merkezkaç eğilimleri tetiklediği bir gerçekse de bu merkezkaç eğilimlerin birer “anti-emperyalist ittifak” olup olmadıkları cevaplanması gereken bir soru. Özellikle Çin ve Rusya’nın hem ekonomik hem de siyasi etkileri nedeniyle itici gücü oldukları bu “alternatif uluslararası örgütler”, emperyalizme karşı mücadele amacıyla çeşitli ülkelerin bir araya gelerek bir politik kutup oluşturması değil, ABD’nin yaptırım gücünün zayıflamasından ve devasa ekonomileri nedeniyle manevra alanlarının genişlemesinden kaynaklı olarak bazı ülkelerin bu merkezkaç eğilimlerini başka bir merkezde toplaması anlamına geliyor.
Petrol ve diğer stratejik kaynaklarını geleneksel olarak devlet tekelinde tutan Rusya ve Çin’in, bu tercihlerinin “özelleştirmeye karşı kamuculuk” olarak algılanması da ciddi sıkıntıları beraberinde getiriyor. Bu durum Çin ve Latin Amerika ülkeleri arasındaki ticaret patlamasını da “ideolojik bir yakınlaşma” olarak görme eğilimini doğuruyor. Oysa sadece Çin Halk Cumhuriyeti ile ABD arasındaki ekonomik ilişkilere bakıldığında bile, iki ayrı kutup olarak addedilen bu iki dev ekonominin oldukça yakın ilişkiler içinde olduğu görülebilir. Hatta Çin’in yıllardır ABD hazine bonolarını sürekli satın alarak ABD piyasalarındaki olası bir krizin ertelenmesini sağladığı ve hatta –biraz zorlamayla- dolaylı yoldan ABD’nin savaşlarını finanse ettiği söylenebilir. Evet, Şangay İşbirliği Örgütü, ABD’ye “derhal Ortadoğu’dan çıkma” çağrısında bulunmuştur ancak iki ülke arasındaki oldukça kompleks ticari ilişkiler, en azından iki kere düşünmeye zorlamaktadır.
Latin Amerika’nın Çin kartı
Latin Amerika-Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ticari ilişkilerin kısa tarihçesini verebilmek amacıyla çok sıkmayacak bir genel bakış: 2004 yılının kasım ayında Çin Halk Cumhuriyeti devlet başkanı Hu Jintao’nun Brezilya, Arjantin, Şili ve Küba’yla kırka yakın ticari antlaşma imzalayarak Şili’de düzenlenen Asya-Pasifik Ticari İşbirliği (APEC) Zirvesi’ne katılımıyla başlayan ve 2005’in ocak ve şubat aylarında bu sefer de Çin Halk Cumhuriyeti başkan yardımcısı Zeng Qinghong’un, kalabalık bir delegasyon ve işadamları grubuyla kıtayı ziyaret ederek, Venezüella’yla petrol ve konut inşaatı üzerine, Arjantin’le ulaşım, hidrokarbür, inşaat ve iletişim uyduları üzerine ve Brezilya’yla demir çelik, tarımsal ürün, petrokimya, inşaat ve iş makineleri, havacılık ve hizmet sektörü üzerine onlarca ikili antlaşma imzalamasıyla devam eden bir yakınlaşma var. Şili’yle hızla gelişen ticari ilişkiler sonucu Çin ve Şili arasında 2005 yılının kasım ayında kıta tarihinde bir ilk olmak üzere serbest ticaret antlaşması imzalandı.
Çin Halk Cumhuriyeti ile Latin Amerika ülkeleri arasındaki ticaret hacmi artışına dair çarpıcı rakamlar mevcut. Örneğin: 1990’da 91 milyon $ olan Şili-Çin ticaret hacmi, 2005 yılında 5 milyar $’a çıktı. Peru-Çin ticaret hacmi de benzer biçimde 1990’da 74 milyon $ iken 2004’te 2.4 milyar $’a, Venezüella-Çin ticaret hacmi ise 1990’da sıfır iken 2004’te 650 milyon $’a çıktı. Arjantin ve Brezilya’nın ise çok daha geniş bir karşılıklı ticaret ağı var. Bu iki ülkeyle Çin’in yaptığı ekonomik antlaşmaların tutarı ve ticaret hacmi şimdiden 20 milyar $’a ulaşmış durumda [4]. Çinli yetkililer önümüzdeki 5 yıl içinde Latin Amerika’ya yapılacak olan Çin yatırımının 100 milyar $’a varacağını söylüyorlar. Öte yandan özellikle Venezüella, devlet mülkiyetine aldığı petrol havzalarındaki ortak yatırımın bir kısmını Çin şirketleriyle birlikte işletmek için altyapı yatırımlarını hızlandırmış durumda, Chavez’in yakın zamanda açıkladığı petrol yan ürünlerinden biri olan PVC’den konut inşaatı projesinin de Çin’le birlikte yürütüleceği tahmin ediliyor.
Temelde Latin Amerika’nın Çin’le geliştirdiği ilişkilerin en önemli katalizörlerinden birinin ABD’ye olan ticaret bağımlılığını alternatif bir kanal açarak azaltma ve hatta tasfiye etme niyeti olduğu da söylenebilir. Ve Çin Halk Cumhuriyeti, hammadde oburu dev bir endüstriyel merkez ve sürekli gıda ihtiyacı duyan oldukça kalabalık bir pazar olarak Latin Amerika’nın ABD’ye sattığı hammadde ve ara mamullerin hepsini satın alacak potansiyele de sahip. Öte yandan ulaşım ve dil gibi zorluklar nedeniyle Latin Amerika ile Çin arasındaki ticari ilişkilerin gelişmesi uzun bir zamana yayılacak gibi de gözüküyor.
Özellikle petrol, çelik ve tahıl Çin için hayati önem taşıyor. Ancak bu ticaretle sınırlı görünen ikili ilişkilerin ABD’yi rahatsız etmemesi de mümkün görünmüyor. Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD ambargosunu açıkça delerek Küba’nın Venezüella’nın ardından ikinci ticari ortağı haline gelmesi, ABD hükümetinin paranoyalarını azdırıyor. 2005 yılı mart ayında New York Times’a konuşan cumhuriyetçi senatör Richard Lugar, “Senelerden beri (batı) yarıküre Birleşik Devletler’in önceliğinde değil ve Çin bizim Latin Amerika’ya yeterli dikkat göstermememizden yararlanıyor” derken, kongre üyesi Dan Burton ise daha şüpheci bir bakışla “Öyle sanıyorum ki, Çin’in batı yarıküredeki ekonomik, siyasi ve askeri etkisinin artması, önümüzdeki yıllarda Birleşik Devletler açısından bir meydan okumaya dönüşecek. Temkinli olmalıyız ve Çin iktidarının artmasını, dengelenmesi hatta kapsanması gereken bir unsur olarak algılamalıyız. Belki Çin’in faaliyetlerini, yerküremizdeki hegemonyacı bir iktidarın ortalığı basması olarak yorumlayacak kadar ileri gidebiliriz“ açıklamasını yapmıştı [5].
Aslında ABD dış politikasının gözünü Latin Amerika-Çin ilişkilerine çevirmesinde en etkili olan girişimin, ABD’nin dış politikasına yön veren etkin strateji kuruluşlarından “Council of Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi”nin yayın organı Foreign Affairs’in Ocak/Şubat 2006 sayısında Peter Hakim tarafından yazılan “ABD, Latin Amerika’yı Kaybediyor mu?” başlıklı bir makale olduğu söylenebilir. Özellikle bu makalenin ardından konu hakkında ciddi stratejik araştırmalar yapılmaya başlandı. “ABD ve Latin Amerika arasındaki ilişkiler bugün Soğuk Savaş’ın bitmesinden bu yana en düşük seviyesinde” saptamasıyla başlayan makalede Hakim, 11 Eylül sonrasında ABD’nin bölgedeki çıkarlarından uzaklaştığını ve bölgedeki bazı ülkelerin liderlerinin popülist ve anti-Amerikan bir retorikle hareket etmeye başladıklarını bildiriyor. Çok uzatmadan Çin ve Latin Amerika ilişkisine dair söylenenlere geçiyorum [6].
Makalenin “Çin kartı” alt başlığına sahip bölümünde, “Washington ayrıca bölgede büyüyen Çin etkisinden de endişe duyuyor hatta bazı kongre üyeleri açıkça Çin’in ABD’nin bölge çıkarlarını SSCB’nin çöküşünden bu yana tehdit eden en büyük güç olduğunu söylüyorlar” diye konuya giren Hakim, Çin’in bölgede artan ticaret hacmine örnekler verdikten sonra, Çin’in bölgede siyasi hedeflerinin de bulunduğunu ve Tayvan’ı resmen tanıyan 26 ülkeden 12’sinin Latin Amerika ve Karayipler’de olduğunu hatırlatıyor. “Çin bölgeyi ihtiyacı olan hammaddelerin kaynağı olarak görürken, birçok kişi de Çin’i ABD hegemonyasının ekonomik ve siyasi alternatifi olarak görüyor” diyen Hakim yine bölge liderlerinin Çin’le ilgili bazı görüşlerine yer vermesinin ardından, “Çin’in hâlen Latin Amerika’daki ABD etkisiyle rekabet etmesi ve onu tehdit etmesi için kat etmesi gereken çok yolu var. Ancak dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi Çin, bu bölgede de pragmatik ve saldırgan tutumuyla imtiyazlar elde ediyor” sözlerine yer veriyor. Yine de Çin’le Tayvan, Kuzey Kore’nin nükleer silahları ve Güney Kore’yle devam eden ticari ve ekonomik ihtilaflar üzerine bir denge siyaseti izlendiğine dikkat çeken Hakim, Washington’un “dikkatli olması ama alarma geçmemesi” tavsiyesinde bulunuyor. Makalede Küba’yla Çin’in yakınlaşmasına dikkat edilmesini söyleyen Hakim, bölgedeki ana sorunları, “Chavez’in artan etkisi, Çin’in bölgede yayılan varlığı ve Daniel Ortega’nın yeniden belirmesi” olarak sıralıyor [7].
Castro’nun “Çin’in zaferi” yazısının düşündürdükleri
Yazının başında da değindiğim gibi Fidel Castro, 30 ve 31 Mart tarihlerinde “Çin’in zaferi” başlığıyla iki parçalık bir yazı yayınladı. Bu yazıda Castro, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve Çin Devrimi’nin tarihini güzel ve akıcı bir biçimde anlatıyor, Çin’in olimpiyatları düzenlemesinin üzerine gölge düşürmek isteyenleri kınıyor, Tibet meselesinin Çin’e yöneltilen emperyalist bir planın parçası olduğu ilan ediyor ve Küba hükümetinin kararını doğru bularak kendisinin de Çin’in yanında olduğunu bildiriyordu. Çin’de 55 ulusun ve birçok farklı dini inanca sahip cemaatin kültürel haklarının anayasayla güvence altına alındığı vurgularken, son olarak “Dalay Lama'nın inanç özgürlüğüne inanıyorum, ama bu, Dalay Lama'ya inanmamı gerektirmiyor. Çin'in zaferine inanmak için ise birçok nedenim var” diyor [8].
Burada eleştirilecek olan nokta Castro’nun söyledikleri değil söylemedikleridir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulması aşamasında ve daha önceleri çok ciddi ve onurlu mücadeleler verilmiştir. Aynı şekilde Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından bu rejimin yıkılması için yüzlerce komplo ve provokasyon girişiminde bulunulmuştur ve bulunulmaktadır ancak bugün Çin’in bir işçi cehennemi olduğu da hepimizin malumudur. Özellikle madencilik alanında özel girişimcilere verilen imtiyazlar, her yıl yüzlerce madencinin hayatını kaybetmesine neden olmaktadır. Evlerdeki kadınlara ve hatta çocuklara “boncuk dizme, parça birleştirme vs.” gibi işler verilmekte, bu esnek ve kuralsız çalışma düzeni devlet eliyle sürdürülmektedir. Bununla beraber devlet elinde biriken artı değerlerden başka bir şey olmayan devasa sermayenin, yeni bir kast yarattığı da bilinmektedir. Başta kırsal yerleşimlerde olmak üzere 150 milyon işsiz olduğu tahmin edilirken, sanayi havzalarındaki çalışma ve yaşam şartları da iyi değildir. İşçilerin büyük çoğunluğunun gelirleri günde 1-2 dolar arasında değişmektedir.
Çin’de işçilerin öz-örgütlenmesinden doğan bir sendika bulunmamaktadır. Bulunan tek sendika olan Tüm Çin Sendikalar Konfederasyonu (ACTFU), işverenle (devlet ya da devletin iznini alıp gelmiş olan özel girişimci) işçi arasında hakemlik görevi görmekte ancak çoğu zaman işçilerin yararlarına olan düzenlemeler yerine işçiler üzerinde kontrolü sağlamaya yönelik açılımlar gerçekleştirmektedir. 1990’lı yılların başından bu yana, devletin uyguladığı “hayat boyu sosyal güvence” ortadan kalktı ve “1994 yılında ülke yönetimi, işçiler ve şirketler arasındaki çalışma ilişkilerini düzenleyen bireysel sözleşme sistemine dayalı bir çalışma yasası çıkardı. Bunun hemen ardından, bu kez belli bazı sanayi işkollarında sendikalar ve işverenler arasında müzakere edilerek bağıtlanacak toplu sözleşmelerin yolunu açan yasa yürürlüğe kondu. Çalışma sözleşmelerinin ücretleri artış yönünde değiştirmesi, temel istihdam koşullarını iyileştirmesi ve istihdam süresini daha öngörülebilir hale getirmesi beklenir. Oysa Çin’de yaşanan gerçeklik hiç de böyle değil, çünkü işçilerin büyük bir çoğunluğu sözleşmesiz ve en temel haklardan yoksun bir halde çalıştırılmaya devam ediyor. Kırsalda çalışan işçilerin %70’i, büyük kentlerde sanayide çalışanların %15’i sözleşmesiz yani en alt düzeydeki haklara bile erişme olanağından mahrum bir şekilde çalışıyor. Çin’in en büyük patlama yaşanan inşaat sanayinde çalışan tüm işçilerin %40’ının bir iş sözleşmesi yok. Hatta, sözleşmeyle çalışan işçilerin bile önemli bir çoğunluğu gerçek anlamda bir iş güvencesine sahip değil: Ülke çapında tüm sözleşmelerin %60’ı 3 yıl ya da daha kısa süre için düzenleniyor [9]”
Çin’deki milyonlarca işçi aslında ulus ötesi şirketler ve onlara bağlı faaliyet gösteren taşeron ve tedarikçiler tarafından sömürülmektedir. Gerçekten de Çin’in ihracatının üçte ikisi, yabancı sermaye tarafından gerçekleştirilmektedir. Bir buçuk yıl önceki rakamlara göre; Çin’de 1500’den fazla yabancı şirket bulunmaktadır. Bu şirketler kendi aralarında odalaşmışlar ve Çin hükümeti üzerinde birer baskı grubu haline gelmişlerdir. Bunlardan, Şangay’daki “Amerikan Ticaret Odası”, Fortune 500 listesi içindeki 150 şirket de dâhil olmak üzere toplam 1300 büyük şirketi temsil eden bir kuruluştur. “ABD-Çin Sermaye Konseyi” tüm Çin’de faaliyet gösteren 250 ABD şirketinin temsilcisidir ve “Avrupa Birliği Ticaret Odası” 860’dan fazla Avrupa’lı şirketi temsil etmektedir.
Çin’in bir de pek anlatılmayan yakın tarihi var. Konuyu çok uzatmamak için (çok eksik kalacağını da belirterek) kısaca göz atalım: Çin Halk Cumhuriyeti’nde sistemin restorasyonu, Mao’nun hayatını kaybetmesinin hemen ardından hızla başladı. 1978’de yürürlüğe konan ekonomik “reform”lar Çin’in kapitalizme doğru uzanan yolunun ilk adımını teşkil etmesi açısından önemlidir. Ancak zaten hiçbir şekilde ortada gözükmeyen kağıt üzerindeki Maocu doktrinin resmen kökünün kazınışı yakın zamanda Çin Komünist Partisi 16. Kongresi’nde gerçekleşti. Buna göre, Jiang Zemin tarafından formüle edilen “Üçlü Temsil” teorisi, kongre kararlarının temelini oluşturdu. Buna göre, ekonomik üretim, kültürel gelişme ve siyasi fikir birliği gibi başta gelen alanlarda Çin Komünist Partisi’nin “birleştirici” bir rolü olmalıydı ve bu rol de ancak kapitalist sınıfı temsil eden siyasi figürlerin parti yönetimine alınmasıyla gerçekleşebilirdi. Partinin halkın her kesimini temsil etmesi ve partinin meşruiyeti gibi kavramların arkasına gizlenen bu durum, kuşkusuz zaten pratikte yaşanmakta olan “kontrollü serbest piyasa” sisteminin siyasal platformda yankısını bulmasından başka bir şey değildi. Aslında Çin’in Mao sonrası girdiği “restorasyon” ve sürekli gerileyen toplumsal haklarla ilgili çok daha geniş bir çalışma yapılması için burada kesiyorum.
Asıl anlatmak istediğime gelince. Kısaca toparlamak adına şunlar söylenebilir: Çin’in Latin Amerika’da özellikle ekonomik olarak etkisi artmaktadır. ABD bundan ciddi rahatsızlıklar duymaktadır. Ancak ABD hâlen Latin Amerika’nın ticaretinin çok büyük kısmının kendisiyle olduğunu bilmektedir. Çin’den daha büyük olan tehlike Küba ve Chavez hükümetidir. Çin’in bu iki ülkeyle ticaretini arttırması kesinlikle tehlikelidir. Benim eklemek istediğim, Çin’in Latin Amerika’yla olan yakınlaşmasının ideolojik değil hammadde gereksiniminden kaynaklı ve ekonomik olduğudur. Kaldı ki Çin, hiçbir şekilde anti-emperyalist bir politika, örneğin ekonomik bir yaptırım politikası vs. izlememektedir. Küba ve Venezüella için Çin’le yapılan geniş hacimli ticaret ABD hegemonyasını kırabildiği ölçüde yaşamsaldır ve kötü bir şey değildir. Kötü olan bu karşılıklı çıkar ilişkisinin üzerine “anti-emperyalist bir cila” çekilmesi girişimleridir.
Dipnotlar:
[1] Bkz. “Çin’in Zaferi 1” yazısı için http://www.sol.org.tr/index.php?sayi=685
“Çin’in zaferi 2” yazısı için http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=29936, Fidel Castro Ruz
[2] Bkz. “14 Mart 2008: Serbest Piyasa İdeolojisinin Sonu-Erinç Yeldan”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2008
[3] Bkz. “Rice’ın gezisi ve ABD’nin Latin Amerika Planı”, Soner Torlak, 21 Mart 2008, http://www.mavidefter.org/anasayfa/content/view/295/54/
[4] Bkz. Marc Saint-Upéry, Meydan Okuyan Sol: Bolivar’ın Rüyası ve Güney Amerika, İletişim yayınları, 2007.
[5] Bkz. Marc Saint-Upéry, Meydan Okuyan Sol: Bolivar’ın Rüyası ve Güney Amerika, İletişim yayınları, 2007
[6] Hakim makalesinde ABD’nin Latin Amerika pazarının hâlen 150 milyar $genişliğinde olduğunu, ancak bunun üçte ikisinin Meksika’yla yapıldığını, petrol ve doğalgaz kamulaştırmalarının ABD’nin çıkarlarına ters düştüğünü ve bunun gibi klasik sömürgeci bakış açısının başka bir örneğini sunuyor. Yazının İngilizce orijinali için Bkz. http://tomweston.net/LosingLatinAm.pdf
[7] Bkz. “ABD, Latin Amerika’yı Kaybediyor mu?”, Peter Hakim, Foreign Affairs’in Ocak/Şubat 2006 sayısı, http://tomweston.net/LosingLatinAm.pdf
[8] Bkz. “Çin’in Zaferi 2”, Fidel Castro Ruz, 5 Nisan 2008, http://www.sol.org.tr/index.php?yazino=29936
[9] Bkz. “Çin Seddi’nin ardında neler dönüyor?”, Gaye Yılmaz, 31 Ekim 2006, http://www.antimai.org/bn/bncin1106.htm
Kaynak: Sendika.Org


Latin Amerika-Çin ilişkileri ve Castro’nun görüşleri üzerine
Soner Torlak
06 Nisan 2008
Son zamanlarda üzerine yazılar yazılmaya başlanan Latin Amerika ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler, Fidel Castro’nun Çin üzerine yazdığı, ağırlıklı olarak Çin tarihinden bahseden ve Tibet ayaklanmalarını emperyalist bir planın parçasını olarak gördüğünü belirttiği iki parçalık yazısıyla yeniden gündeme geldi [1].
Öncelikle, Latin Amerika’da 1970’lerde Şili’deki faşist darbeyle, ABD ve Avrupa’da 1980’lerde Reagan-Thatcher iktidarlarıyla ve Türkiye’de yine 1980’de gerçekleştirilen ABD destekli faşist askeri darbeyle hayat bulmuş olan neo-liberalizm, en son olarak 14 Mart 2008’de ABD’nin en güçlü piyasa aktörünün aldığı kararlarda görüldüğü üzere fiilen iflas etmiştir. “Bear Stearns şirketini kurtarma operasyonu ile birlikte -Amerika'da para politikasını belirleme işleviyle görevli olan ve aynı zamanda da serbest piyasa kapitalizminin baş destekçisi konumundaki kuruluş olan- Federal Rezerv Sistemi, [neoliberal serbest piyasa] döneminin artık sonuna ulaşıldığını ilan etmiş oldu. Böylece Fed geçen hafta içinde 'Ben artık piyasanın kendi yaralarını kendisinin iyileştirebileceğine inanmıyorum' sözlerini sarf eden Deutsche Bank Direktörü Joseph Ackerman ile aynı fikirde olduğunu da açıkça itiraf etti [2].” Bu, ABD’nin ekonomik hegemonya kaybının kilometre taşlarından biri.