TÜRKİYE’NİN ÇIKMAZ SOKAĞI: KUZEY IRAK

Evren Çevik
11 Ocak 2008


Türkiye’nin kurulduğu 1923 yılından beri Kuzey Irak (daha doğrusu Musul Bölgesi), Türkiye’nin bir dış politika konusu olmuştur. Bunun başlıca ve hukuki sebebi, Türkiye’nin, 5 Haziran 1926’da imzalamış olduğu anlaşma gereği, Birleşik Krallık denetiminde olan Musul’daki haklarından vazgeçmesiydi. Bu anlaşmaya göre Türkiye’nin güneydoğu sınırı çizilmiş oldu. Türkiye, Birleşik Krallığa bıraktığı Musul’a karşılık olarak bölgenin petrol gelirinin %10’luk payını 25 yıllığına kullanım hakkını elde etmiş oldu. İlerleyen yıllarda anlaşmada karşılıklı olarak yapılan değişiklik üzerine Türkiye, 500.000 İngiliz altını karşılığında bu hakkından da feragat etti. Bu dönemden sonra ve soğuk savaş yıllarında Türkiye hiç gözünü Musul’a veya Kerkük’e dikmedi. Tam tersine Birleşik Krallık eliyle kurulmuş olan yapay bir devlet olan Irak’la iyi ilişkiler geliştirmeye özen gösterdi. Özellikle 24 Mart 1959’a kadar süren Bağdat Paktı, bu ilişkilerin seviyesi için önemli bir göstergedir. Ekonomik alanda da Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının açılması Türkiye açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Soğuk Savaş’ı sonlandıran süreç olan Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından 1991’de Saddam’ın Kuveyt’i işgaline yönelik ilk ABD ağırlıklı uluslararası operasyonda  Irak güçleri, Kuveyt’ten çıkartıldı. Ayrıca Irak’ın baskı altında tutulması bizzat ABD tarafından sürdürüldü. Bu dönemlerde ABD’nin Saddam Diktatörlüğü karşıtı olan Şii Araplar ile Kürt’lerin hem siyasi hem de askeri açıdan güçlenmesine çabalamaya başlıyordu. Halbuki 8 yıl süren İran - Irak savaşı sırasında Saddam’ın emriyle Kürt’lere Anfal (Kur’an-ı Kerim’deki Enfal Suresi’nin ardına sığınarak yürütmüş olduğu katliamlar zinciridir) harekatı düzenlenmiştir. Bu trajedinin ironik tarafı ise bu katliamda Kürt’leri “destekleyen” ABD’den aldığı helikopterler ve silahlar kullanılmıştı. Sonuçta Şiilerin dışında 100.000’e yakın Kürt katledildi. Kuzey Irak’ta ise Kürt’lerin büyük kısmının saygı duyduğu Melê Mustafa Barzani’nin oğlu Mesud Barzani ile Celal Talabani’nin ABD ile ilişkilerini sıcak tutma tavrı, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana devam etmekteydi. 

Özal’ın Başbakanlığı ve şüpheli ölümünden dolayı kısa süren cumhurbaşkanlığı döneminde başlayan “Üniter Irak”tan bağımsız olarak algılanacak  olan Kuzey Irak yaklaşımı, büyük güçlerin petrol odaklı bölgesel politikalarına paralel olarak şekilleniyordu. Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının varlığı da Türkiye’nin bölge “istikrarına” önem vermesini zorunlu kılıyordu. Özal’ın da onayıyla 1991 Temmuz’unda İncirlik’te ve Pirinçlik’te kurulan ABD’ye bağlı Çekiç Güç Görev Üsleri 1 Mart 2003’e kadar faaliyetlerini sürdürdü. Çekiç Güç’ün kuruluş nedeni, Türkiye’ye iltica edecek Kürtlerin Irak ordusu tarafından havadan saldırıya uğramasını engellemekti. Ancak süreç içerisinde amaçlar evrilerek, Kuzey Irak’ta bulunan Kürt örgütlerinin korunmasına dönüştü.

Özal ise cumhurbaşkanıyken, başbakan Süleyman Demirel’e yazdığı Kürt Sorunu’nun “çözümüne” dair bir mektupta Kuzey Irak’taki Kürt liderlerin ABD’nin veya diğer güçlerin etkisi altına değil de, kendi kontrollerinin altına alınmaları konusunda gizli bir tavsiye metni göndermişti. Süleyman Demirel gerçekten de bu tavsiyeyi uzun vadeli bir Kuzey Irak politikası haline getirdi. Bu dönemlerde Türkmenlerin örgütsüzlüğü de oldukça açıktı. Bundan dolayı Barzani ve Talabani’nin “kazanılması”, belli çıkarlar çerçevesinde dış politika karar vericileri için de mâkul görülmekteydi. Bu çıkar konusunun başında ise yükselişe geçmiş olan PKK silahlı gücünün varlığı ve bu tehdidin ortadan kaldırılması bulunmaktaydı. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı olduğu ve Tansu Çiller’in başbakan olduğu dönemde Barzani’nin, Talabani’nin desteklenmesi ve bu destek karşılığında PKK ile mücadelede işbirliğinin yapılması öngörülüyordu. Türkiye’nin kuzeyden düzenlediği sınır ötesi operasyonları sırasında peşmerge birliklerinin de güneyden PKK güçlerini sıkıştırması, bu işbirliğinin en açık kanıtıydı. Nitekim başarısızlıkla sonuçlanan bu saldırılar, peşmerge birliklerini oldukça zayıflattı. Hatta Kandil ve Haftanin kırsalındaki denetimi büyük oranda PKK güçlerine kaptırdılar. Bu basına yansımayan başarısızlıkların ardından Özal zamanında başlatılmış olan olağanüstü hal uygulaması daha da “derinleştirilerek”, kapsamı siyasi ve taktiksel açıdan Kuzey Irak’ı da içine alacak şekilde genişletildi. Barzani’nin ve Talabani’nin peşmerge birliklerinin eğitilmesi, silah alımının olanaklı hale gelmesi için maddi olanakların sağlanması gibi bazı çözüm yolları kullanıldıysa da yeterli bir başarı elde edilemedi. Kısacası Türk ordusu, PKK ile mücadelede peşmerge birliklerinden istediği randımanı alamadı. Uzun vadede psikolojik harekâtın bir parçası haline getirilmiş olan Türk Medyası tarafından kamuoyuna yansıtılan sınır ötesi operasyonlar neticesinde yaşanmış olan genel başarısızlıkların faturası doğal olarak “güvenilmez” peşmergelere çıkarıldı. Onlara göre, peşmergeler, PKK ile bir anlaşma yapmıştı ve bu anlaşma çerçevesinde danışıklı dövüşün öngörüldüğü bir senaryo kurgulandı.  Sonuç olarak Barzani ve Talabani’nin ilk zamanlarda Türkiye tarafından gördüğü itibar zamanla azaldı. Bu örgütlerden elle tutulur bir çıkarın elde edilemeyeceği zamanla Türk yetkililerince anlaşılınca, Irak Türkmen’lerinin örgütlenmesine yönelik çabalar arttırılmaya başlandı. Nitekim Türk istihbaratçıları, 1974 öncesinde Kıbrıs’taki uygulamalarına benzer girişimlerle Irak Türkmen Cephesi adlı partiyi 1997’de kurdurarak, bölgeye henüz aktörleşmemiş bir unsuru dahil etmeyi başardı. ITC’nin 4-7 Ekim 1997 tarihlerinde Erbil’de düzenlediği ilk kurultayında yayınlamış olduğu “Temel İlkeler Deklarasyonu”nun 8. maddesinde Irak’ın bütünlüğünün yanında tüm etnik ve dinsel azınlıkların eşit olması ile siyasi ve idari yapının eşit olması gibi kararların aynı zamanda Türkiye’nin taleplerini yansıtması, oluşturulmak istenen dengenin açık bir göstergesi olarak algılanabilir.

Çok Bilinmeyenli Denklem İçinde Kürtsüz İttifak Aramak:

Kuzey Irak’ta hedefleri olan tek yabancı güç Türkiye değildi. ABD’nin dışında Kuzey Irak ile sınırdaş olan diğer devletlerin de bölgedeki gelişmeleri yakından takip ettiği aşikardı. Çünkü Kuzey Irak’taki PKK de dahil olmak üzere diğer yerel Kürt örgütlerinin güçlenmesi demek, kendi bölgelerinde yaşayan Kürt’lerin de ulusal bilinç çerçevesinde nitelik kazanması tehlikesini doğuruyordu. Kimliksiz yaşayan Suriye Kürt’leri ile ciddi bir denetim altında tutulan İran Kürt’lerinin yüzlerini Kuzey Irak’a dönmesi demek, Ortadoğu’nun dengelerinin alt-üst olması demekti. Özellikle Türkiye’de yaşayan büyük Kürt nüfusunun yaratacağı etki, diğer komşu ülkelerin altından kalkamayacağı bir isyanın başlangıcı olabilecekti. Bu nedenle Suriye, İran ve Türkiye’nin Kuzey Irak politikaları birbirleriyle örtüşüyordu. Yani bu üç devlet bir çeşit “kader birliği” içerisindeydiler. Bu üç devletin kendi Kürt’leri ile barışık olmaması, dış politikalarında belirleyici bir yaklaşım oluşturmakta ve bu durum oldukça karmaşık bir ittifak zinciri yaratmaktaydı. Öncelikle her üç devlet de ABD’nin Irak’a saldırmasını istemiyordu. Hatta 8 yıl boyunca savaştığı İran bile Irak’a müdahaleye muhalifti. ABD, Irak’a saldırdıktan sonra ise her üç ülke de Irak’ın parçalanmaması taraftarıydılar. Zaten bu görüşler Kahire ve İstanbul’da düzenlenen Irak’a Komşu Ülkeler Toplantıları ile sık sık dile getiriliyordu. Son dönemler de ise ABD’nin Irak’tan çekilmeyi tartıştığı bir dönemde her üç ülke de ABD’nin bu kez Irak’tan “şimdilik” ayrılmaması taraftarı haline geldiler. Çünkü, ABD’nin bölgeden ayrılması durumunda Kürt’lerin bağımsızlık ilan etmesi, sadece bir iki şiddet olayının bahane gösterilerek meşrulaştırılmasına bağlı olduğu aşikârdır.

ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana Kürt’lerin elde etmiş olduğu kazanımlar federatif bir sistemden daha aşağı olmayacaktır. Ancak Türkiye’nin Irak’ın Kuzeyinde kurulmuş olan Kürdistan Federal Yönetimi’ni resmen tanımaması, önümüzdeki yıllarda ciddi diplomatik ve siyasi sorunlar yaratabilecektir. Türkiye’nin, Irak işgalinin resmen tamamlanmasından sonra ortaya koyduğu kırmızı çizgiler, tahammül edememenin bir dışa vurumu olarak algılanabilir. Çünkü kırmızı çizgi çizmek aslında büyük bir sorumluluğun altına girmektir. Eğer kırmızı çizgiler aşılırsa, ne gibi önlemlerin alınacağının önceden taahhüt edilmesini içeren bu tavır, zamanla blöf olduğu anlaşılan yaklaşımı yumuşama zorunluluğuna sebep oldu. Böylece, üstü örtülü tehditler, Kuzey Iraklı Kürt liderler ve ABD tarafından savuşturulmuş oldu. Sırasıyla federal sistemin benimsenmesi, Kerkük’te yapılacak referandum ile bölgenin resmen Kuzey Irak’ın sorumluluğu altına girmesi gibi gelişmeler Türkiye’nin kırmızı çizgilerini silmekle aynı anlamı taşımaktaydı. Diğer yandan bölgede istihbarat faaliyeti yürüten Türk subaylarının başına çuval geçirilip sınır dışı edilmeleri, ayrıca bir karşı tehdit mesajı olarak açıklanabilir. Kısacası Türkiye, ortaya koyduğu kırmızı çizgiler yüzünden Irak’taki güçler tarafından kırmızı kart muamelesine tabii tutuldu.

AK Parti’nin iktidarda olduğu bu dönemlerde Türkiye Dış Politikası, Kuzey Irak çerçevesinde önemli tezatlıklar yaşadı. Özellikle Kürtlerin güçlenmemesi için diplomatik çaba göstermeye çalıştığı bir zamanda devlet ve orduyla yakın ilişkiler içinde olan şirketler bile Kuzey Irak’ta yatırım yarışına giriyordu. Bölgede oluşan iş hacmi ve pazar büyüklüğü karşısında milliyetçiliklerini ve ulusal gururlarını bir yana bırakan Türk liberalleri, Federal Kürdistan Yönetimi’nin bizzat inşasında ve finansal yapılanmasında rol almaktaydı. Zaten Habur Sınır Kapısı’nın yaratmış olduğu ticaret hacmi, Türkiye için önemli bir gelir kaynağı durumundadır. Şırnak gibi fakir bir şehir, sahip olduğu gümrük kapısından dolayı her yıl vergi rekortmeni olmaktadır. Diğer hudut kapılarının gelir toplamı bile Habur Sınır Kapısı’na yetişememektedir. 

İç Dinamiklerin Türk Dış Politikası’nı Şekillendirmesi

Son dönemlerde, Türkiye liberalizminin öncüsü olan TÜSİAD, istatistiki verilerine ve sınıfsal çıkarlarında dayanarak, sivil toplum örgütü sıfatıyla, Türkiye’nin Kuzey Irak politikasında değişiklik yapması konusunda baskılarını giderek arttırmaktadır. Ancak Türkiye’nin milliyetçi-muhafazakar tabanından büyük oranda oy almış olan AK Parti iktidarı, rasyonel davranmaktan çok, tabana oynayıp, mevcut tavrın sürdürülmesinden yana bir politikayı benimsemektedir. Özellikle PKK ile mücadelenin ön plana çıkarılması en kolay yol olarak görülmekteydi. Bu politikanın sürdürülmesinin tek yolu ise ABD ile gerilen ilişkilerin yumuşatılması ve karşılıklı menfaatlerin yeniden ön plana çıkarılmasından geçiyordu. Nitekim, AK Parti yöneticileri defalarca ABD’ye gidip Bush Yönetimi’nin kendi taraflarına çekilmesi için bir takım tavizlerin verilmesini kabul ediyorlardı. Bu görüşmelerde pazarlık konusu, Kandil’deki PKK güçleriydi.  ABD,  PKK güçlerine yönelik saldırılara izin verilmesi durumunda Türkiye, Kürdistan Federal Yönetimi’ni baskı altında tutmayacaktı. Yani Kuzey Irak Politikası’nın şimdilik askıya alınması, bu süre içerisinde Türkiye’nin PKK ile mücadelesine sınırın ötesinde de devam etmesine  yeşil ışık yakılıyordu. Diğer yandan ABD’nin bu çerçevede “ortak düşman” ilan ettiği PKK için gerçek zamanlı istihbarat desteği vermeyi taahhüt ederken, PJAK’a saldırılmamasını da Türkiye’den istemesi, önemli bir tezatlık oluşturmaktadır. Nitekim PKK ile PJAK’ın birbirlerinden ayrı örgütler olmadığı, aynı komuta kadrosu tarafından yönetildiği, ROJ TV’nin yayınlarının takip edilmesi durumunda rahatça anlaşılacağı ortadadır. Türk hükümeti ise bu tezatlığı bilerek veya bilmeden devam ettirerek ABD’nin terör örgütü listesine koymadığı PJAK’ı hedef almayacağını basın toplantılarında beyan etmişti. Gerçekte ne kadar başarılı olduğu netleşmesi imkansız olan hava saldırıları dizisinde medya, psikolojik harekat görevini yerine getirerek, toplumun deyim yerindeyse “gazını alma” görevini üstlenmişti. Medya asparagas haberleriyle, sanki operasyonların içindeymiş gibi vatandaşları film izletir havasında heyecanlandırıp, milliyetçiliği körükleyerek aslında ciddi bir akıl tutulmasının sebebi olmaktadırlar. Hükümetin dış politikadaki başarısızlığı, bu hava operasyonları ile sıvanarak yaratılan popülizm dalgasında bireylerin veya muhalefetin var olan durumu eleştirmesine engel olunmaktadır. 1938 Almanya’sına benzer bir militarizmin veya oto kontrolün yükselişi, asker selamı veren üniversite öğrencileri ve diğer sivillerin egolarını tatmin etme amacıyla sergiledikleri şoven görüntüler, önüne geçilemez bir ruhsal ve düşünsel tahribatın simgeleri haline gelmektedirler.

AK Parti iktidarı ile ordunun ilk kez uyuştuğu bir süreçte yaşanan iç gelişmeler, Türkiye’nin Kuzey Irak Politikalarına da yansımaktadır. Barzani’nin muhatap alınmaması, bölgede yaşayan bir toplumu temsil edip etmediğine bakılmaksızın sarf edilen saygısız hitaplar, geleceğe yönelik umutları karartmaktadır. Türkiye’nin yeniden sırtını ABD’ye dayaması ve bundan olumlu karşılık görmesi, ABD’ye sırtını dayamış diğer güç olan Kuzey Irak Yönetimi’ni başka yönelişlere itebilir. ABD ise hem iç siyasi çekişmelerinden dolayı, hem de uluslararası arenadaki prestijinin korunması hassasiyetinden dolayı bölgedeki istikrarın sürdürülmesi için doğru seçimler yapma zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Açıktır ki Türkiye, ABD’yi bir seçim yapmaya zorlamaktadır. Eğer yapılacak seçimde Türkiye dışlanırsa, yeni ittifaklar ve yeni kırmızı çizgiler gündeme gelecektir. Zıt bir durumda Kuzey Irak Yönetimi’ndeki liderler süreçten dışlanırsa, Irak’ta bir iç savaşın çıkması kaçınılmaz hale gelecektir.

Kuzey Irak’ın Tanımlanması Sorunu ya da Türkiye’nin Kendisini Tanımlaması (Sonuç Yerine)

Açık olan şudur ki, Türkiye Dış Politikası’nın karar vericileri, Kuzey Irak’ta ciddi bir diplomasi ve propaganda savaşı yürütmektedir. Ancak Türkiye’nin iç siyaseti ile dış politika konusu olan Kuzey Irak Politikası’nın bir birleriyle iç içe geçmesi, sorunu çok boyutlu hale getirmektedir. Kuzey Irak hakkında yaşanan bir gelişmede Türkiye’deki Kürtlerin hassasiyetlerini göz ardı ederek sarf edilen söylemlerin bir samimiyetsizliğin göstergesi olarak nitelenmekte ve Türkler ile Kürtler arasındaki ötekileştirmenin varlığı, inkâr edilemeyecek bir somutluğa dönüşmektedir. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta 300.000’i geçmeyen Türkmen nüfusu için eşit haklar istemesine rağmen aynı hakları, Türkiye’de yaşayan “kardeş” Kürtler için reva görmemesi ciddi bir çelişkidir. Açıktır ki Kuzey Irak Politikası, Türkiye’nin Kürt sorunuyla bağlantılı bir sorundur. Ancak, Türkiye her iki sorunu da “ulusal güvenlik” ve “asayiş” sorunu olarak algıladığından, Ortadoğu’da yeni bir toplumsal cephenin açılması artık an meselesi haline gelmiştir. Bu kötümser tabloya alternatif bir çözüm getirmek için Türkiye Dış Politikası’nın “içerden” evrilmesi gerekmektedir. Özellikle, rasyonalist perspektife sahip bir muhalefetin etkinliğinin artması, bir çıkış yolu yaratmakla birlikte bölgesel istikrarın da sağlanmasına yardımcı olabilecektir. 

Sonuç olarak, Türkiye’nin Kuzey Irak Politikası, ne tam bir realizmdir, ne de tam bir rasyonalizmdir. Devlet, ulusal güvenliğini ön plana çıkarırken, diğer yandan Kuzey Irak’ta bir çok şirket bölgenin yapılanmasına yardımcı olmaktadır. Türkiye, Habur Sınır Kapısını kullandırtarak bu yardıma olanak sağlamaktadır. Tarihsel açıdan da bakıldığında, günümüze kadar sürdürülen Kuzey Irak Politikası, neo-realistlerin geliştirmiş olduğu ABD odaklı hegemonik istikrar teorisine denk düşmektedir. Hem Kuzey Irak güçleri, hem de Türkiye, ABD’yi son karar mercii olarak görmüş ve ABD’nin alacağı karalara göre tavırlarını belirlemişlerdir. Diğer yandan, Türkiye’nin ağırlık sahibi olan siyasi görüş önderleri, medya ve sanayi lobileri gibi iç dinamikleri, karar mekanizmasını doğrudan etkilemiş ve liberal devletlerde görülen taban baskısını her iki yönden de hissetmiştir. Ancak tabanında var olan milliyetçilik dalgasının ağırlık kazanması, iktidarın öngördüğü tavrı desteklemiş ve gurur okşayıcı medya sayesinde göstermelik hava operasyonları düzenlenmiştir.  Hava operasyonlarının düzenlendiği sırada aynı tabanın daha da ileri giderek Barzani’nin ve Talabani’nin vurulmasını da iktidardan açıkça istemesi, şovenizmin ulaştığı boyutu göstermektedir. Tabii ki Ak Parti İktidarı, ABD Başkanı Bush ile Beyaz Saray’da yapmış olduğu görüşme neticesinde Barzani’ye ve Talabani’ye dokunmayacağı sözünü vermişti. Türkiye, bu anlaşmaya uyarak peşmerge güçlerine karşı herhangi bir saldırıda bulunmadı. Bu da göstermektedir ki ikili anlaşmalar çerçevesinde Türkiye, dış politikasını sınırlayarak kendi nihai hedefinin önüne bir set çekmeyi “başarmıştır”. Ancak bu gerçeği medya sayesinde halkın gözünün önünden çekmesini başarabilmiştir. Açıkça ortadadır ki Türkiye’nin uygulamış olduğu aynı dış politika, bağımsız bir medya tarafından topluma servis edilmiş olsaydı, tablo tam tersi olarak yansıtılmak ve algılanmak zorunda kalınırdı. Bu durum ise hükümetin ve ordu komuta kademesinin toptan istifasına gerekçe olabilirdi.

Kısacası, doğru bir dış politika analizi için gerçekten de kaliteli süzgeçlerin kullanılması gerekmektedir. Kuzey Irak politikası ise tam bir dezenformasyon bombardımanının altında kaldığından doğru saptama yapabilmek, doğru olanlarla yalan olanları bir birinden ayırmakla mümkün olabilecektir.


Evren Çevik
Evren Çevik