Halil Nalçaoğlu’na göre batı dünyasında kullanılan ve Latince kökenli “medium” veya “media” sözcüğünün Türkçe’de “medya”  olarak olduğu gibi kullanılması, bahsedilen kavramı tam olarak karşılamamaktadır. Bundan dolayı kapsayıcılık açısından “medya” kelimesi yerine pek çok argümanı içinde barındırabilecek “kitle iletişim araçları” ifadesinin kullanılması, kavrama bütüncül bir anlam atfedilmesini olanaklı kılacaktır.

Özellikle “habercilik” ve “kamuoyunu aydınlatma” gibi kamusal bir görevin parçası oldukları iddiasını bir yana koyarsak daha bir çok fenomen çerçevesinde farklı tanımlar ve misyonlar medya ifadesine yüklenebilmektedir. Bu tanımlar daha çok medyanın sınırları, varoluş nedenleri ve etki alanlarının belirlenmesi noktasında birbirlerinden ayrılırlar. Diğer yandan medyanın ekonomi çevreleriyle olan bağı, hükümete olan yakınlığı veya düşmanlığı ile farklı siyasal platformların algıladıkları şekliyle medya bu kez de dışarıdan ayrıca bir tanımlamaya tabii tutulur. Hem iç hem de dışarıdan bakıldığında medyanın farklı özellikleri, dönem dönem ön plana çıkar. Medya dışı sektörler, kurumlar veya çıkar gruplarının da medya hakkındaki tanımları medyanın bulunduğu genel konjonktür ile alakalı olması bu bağımlı değişkenlikten kaynaklanmaktadır.

Öncelikle medyanın yapısını incelediğimizde medyanın özerk veya bağımsız bir kamu kuruluşu olup olmadığı fiilen bir netlik kazanmamıştır. Örneğin uluslararası medya devlerinden SKY News, Fox, CNN gibi televizyon kanalları ile Washington Post, New York Times, The Guardian ve Time gibi yazılı medya kuruluşlarının meydana gelen sansasyonel herhangi bir olayı yayınlamaya karar verirken veya yayına hazırlarken hangi kıstasların dikkate alındığına önem veriyorsa ve yayıncı kuruluşun “arkasında” bulunan lobilerin tepkisinin göz ardı edildiği, hükümetlerin vereceği tepkilerin ölçüsünün ne olacağına dair herhangi bir istihbaratın önceden sızdırılmadığı bir haber bülteni hazırlanıp topluma objektif bir şekilde yansıtılıyorsa meydan gelmiş olan olay dezenformasyona veya misenformasyona uğratılmamış demektir. Ancak genellikle çıkar çevrelerini ilgilendiren tüm olaylar haber bültenlerinde bu şekilde şeffaf ve ilkeli bir şekilde maalesef yansıtılmamaktadır.

Türkiye’deki durum da uluslararası medya kuruluşlarının bulunduğu durumdan farklı değildir. Diğer yandan reyting veya yüksek tiraj için şiddetin ve cinselliğin ön plana çıkarıldığı, popülizm yarışındaki yayınların giderek artması, özellikle çocuklarda olumsuz yönde derin etkiler yaratmasına neden olmaktadır. 1990’ların başından itibaren yoğun medya “bombardımanı” altında tutulan 1980 sonrası kuşaklar bir önceki kuşaklara göre belirgin bir şekilde daha bireysel, daha fazla şiddete meyilli ve daha ezberci bir yapıya bürünmüştür.

1980’li yıllardan itibaren ABD’nin en etkin propaganda aracı olan ve soğuk savaş döneminde en çok başvurduğu enstrümanlardan biri olan Hollywood Film Endüstrisi, Batı Bloğu’nu olduğundan güçlü göstermek ve gelişen uluslararası olaylarda toplumun gözünde işbirliği içinde olduğu iktidarları haklı, medeni, vs. göstermek için bir çok büyük bütçeli filmi önce beyaz perdede ardından televizyonlarda insanların “beğenisine” sunmuştur. Örneğin insanlar Hollywood yapımı bir Vietnam Savaşı konulu bir filmi izlediğinde ABD’li veya Batılı askerlerin güçlü, akıllı, medeni, yakışıklı-güzel ve daha bir çok özenilecek yanı olan karakterlerden oluştuğunu görmekteyiz. Vietnamlılar veya çekik gözlüler ise genelde çirkin, kirli, zalim ve nefret edilen karakterlerden oluşmaktadır. Bu durum izleyicilerin özellikle çocukların bilinçaltında derin etkiler yaratmaktadır. Bundan dolayıdır ki, Soğuk Savaş yıllarında gençlerin Amerikan bayraklı tişörtler, şapkalar kullanması daha çok Hollywood sayesindedir. Aynı şekilde Rus düşmanlığı, Kızılderili düşmanlığı ve Latin Amerikalı düşmanlığını dolaylı veya dolaysız işleyen Hollywood Endüstrisi, dünya toplumunu müttefiklerinin ulusal medya organları aracılığıyla hem yönlendirdi hem de bunlardan büyük miktarda paralar kazandı.

Otoriter ve şeffaf olmayan ülkelerde sıkça rastlanan yoğun sansür ve baskı, Türkiye’de de olanca gücüyle tüm yayın organlarında belirgin bir şekilde  uygulanmıştır. Toplumu bilinçlendirmeye ve sorgulamaya açık nitelikteki yayınların RTÜK engeline takılması, medyanın yayın içeriğini değiştirmesine neden olmuştur. Örneğin Hollywood yapımı filmler TRT yönetiminin ve hükümetlerin yayın politikalarıyla uyuşmaktaydı. Hazırlanan yerli programlar, afyon gibi toplumu uyuşturmaya yönelik bir araç haline gelmekteydi. Bu durum çok kanallı sisteme geçildiğinde ortadan kalkacak gibi düşünülmekteydi. Ancak 1990’lı yıllardan itibaren görüldü ki, çok kanallı bir medya tek başına çok sesliliği yine hayata geçiremedi. Nitekim, hangi haber bültenlerinde siyasal veya toplumsal bir olayı izliyorsak sanki tüm kanallar haberlerini aynı filtreden geçmiş gibi aynı zihniyette ve aynı ideolojik boyutta yayınlamaktaydı.

12 Eylül darbesinin amaçlarından biri olarak gösterilen “milli birlik ve beraberliğin sağlanması”, medyada da “milli fikirlerin basın ve yayıncılıktaki egemenliği” şeklinde hayat bulmuştur. Böylece devletin resmi ideolojisinin dışında herhangi bir yayın politikasının varlığı hukuken de engellenmeye çalışılmıştır. Her ne kadar bu engellerin kaldırılması için bireysel veya örgütsel düzeylerde girişimlerde bulunulmuşsa da etkisi fazla olmamıştır. Yoğun bürokratik incelemelerden geçebilen tek tük siyasi içerikli program TRT’de yayınlanmak için onay alabilmiştir. Bunlardan birisi Mehmet Ali Birand’ın sunduğu ve ayda bir kere yayınlanan 32. Gün adlı haber programıydı. Bu programın yayınlanması da dönemin başbakanı Turgut Özal’ın girişimlerinin sonucuydu. Uğur Dündar’ın sunduğu arena

2000’li yıllardan itibaren Türkiye’deki medya sektörünün ekonomik açıdan devleşmesi, tekelleşmesi ve siyasi alanda dolaylı olarak aktörleşmesi bir değişim sürecini ve yeniden yapılanmayı gündeme getirmiştir. Bu yapılanmayı açıklarken sadece yerel güç dengelerini ve iç dinamiklerin birbirleriyle ilişkilerini değil, küresel gelişmeler çerçevesinde Türkiye’nin içinde bulunduğu konjonktürün de analizi göz önünde bulundurulmalıdır. Bundan dolayı makalemin içerdiği başlıkların bir kısmı dış etkenlerle bağlantılı olacaktır.


2- MEDYA’NIN ÇERÇEVESİ

2.1- Medyanın İç İşleyişi Ve Amaçları:

Medyanın hedef  kitlesi bireydir. Birey, medya organları açısından yaşanan bölgesel , ulusal ve global boyuttaki olaylar karşısında bilgilendirilmesi gereken unsurdur. Her medya organı aldığı haberi veya üzerinde durduğu konuyu bireye iletmeden önce kendine özgü yayın politikası süzgecinden geçirir.  Bu şekilde bireyler takip ettikleri yayın organının verdiği haberlerin sunumu doğrultusunda bilgilendirilmiş olurlar. 

Toplumun haber alma hakkı ve kamuoyunun tarafsız bir şekilde bilgilendirilmesi doğrultusunda sağlanabilecek şeffaflık, demokrasinin gelişmesi için hayati bir öneme sahiptir. Bundan dolayı medya, kendisine biçtiği bilgilendirme misyonu doğrultusunda bir yayın akışı hazırlar. Bu yayın akışına bağlı olarak muhabirinden, genel yayın yönetmenine kadar tüm organizasyon, gerçekleşmiş ve haber değeri taşıyan olayları çeşitli filtrelerden geçirir ve yayın politikaları doğrultusunda yayınlamak istediği bilgiler dizisini gazete, radyo ve televizyon gibi araçlarla topluma iletir.   Tabii ki bu standart bir prosedür olarak kabul edilir. Ancak her haber değeri taşıyan bilgi  topluma “yararlı olmaz” niyetiyle yayınlanmaz veya yayınlanamaz. Bu noktada iç işleyiş açısından karar verici mercii genel yayın yönetmenleri ve yazı işleri müdürleridir. Dış işleyiş açısından ise RTÜK denetleme, yaptırım ve kapatma yetkisine sahiptir. Hukuki yollara başvurulması durumunda ise genelde RTÜK “haklı” çıkmaktadır. 

Medya kullanılış amacına göre, toplumu bilgilendirir yada yanlış yönlendirerek bilgiden yoksun bırakabilir. Gündemi kendisi belirleyerek toplumun hangi konularda hassaslaşabileceğine etki edebilir. Örneğin seçim dönemlerinde televizyon kanalları ve gazeteler destekledikleri siyasetçiler hakkında olumlu yönde haberler yaparken, rakipleri hakkında (doğru veya yanlış olsun fark etmez) karalayıcı haberler hazırlarlar. Rakiplerinin verdiği demeçleri çarpıtarak, aslında demediği cümleleri kendi ağzından çıkmış gibi topluma yansıtmayı ve kamuoyunu destekledikleri siyasi grup lehine etkilemeye çalışırlar. Bu durum medyanın bir haber aktarma, toplumu bilgilendirme vasıtasının olmasının dışında bir propaganda aracı haline gelmesine neden olmaktadır.

Kısacası, medya organlarına sahip olan kesim, çıkarları doğrultusunda bir amaç belirler. Dolaylı veya dolaysız bir şekilde işbirliği içinde olduğu siyasi veya ekonomik kesimlerin amaçlarını gerçekleştirmesi için medya uzmanları propaganda faaliyetleri yürütmeye başlar. Küçük bir toplumu kalabalık gibi gösterme, yoğun kalabalıkları ve destekçileri azınlık gösterme gibi bir çok değişik taktikle dezenformasyonun ve misenformasyonun her türlüsü amaca ulaşılana kadar uygulanmaya çalışılır. Bu uygulamalar “açık toplum” adına demokrasinin ve “barışçıl” siyasi rekabetin  bir parçası olarak açıklanmaktadır ki, ABD’de lobilerin tam olarak yaptığı budur. Örneğin 1960’larda ABD hükümeti özel sektöre ait hastanelerin dışında devletin de olası bir sosyal patlamanın önüne geçilmesi için fakirlere ücretsiz hastaneler açmasına yönelik  bir yasa teklifini tartışmaya açmıştı. Ancak özel hastane sahiplerinden oluşan lobi, arkalarına aldıkları medya devleriyle birlikte yoğun bir propaganda kampanyası yürüttüler. Yasayı çıkarmak isteyen siyasi kesimi komünistlikle suçlamaktan, kanıtlanamamış yolsuzluk iddialarına kadar bir çok iftirayla ciddi bir yıldırma politikası sürdüren çıkar grupları, teklifi veren senatörlere karşı medyayı satrançtaki bir vezir gibi öne sürmekteydi. Hastane sahipleri lobisi, 2 milyar dolardan fazla harcama yapmasına karşılık olarak devlet hastaneleriyle ilgili yasa teklifi geri çekildi. Bundan en kazançlı çıkan 2 milyar dolarlık pastanın aslan payını alan medya şirketleri oldu.     

Türkiye’de ise özelleştirme yanlısı ticaret ve sanayi odaları gibi sivil toplum kuruluşları medya ile yakın temas halindedir. Nitekim Türkiye’deki bir çok  finansal kuruluşun kendi yayın organı bulunmaktadır. Özelleştirme ve batı ülkeleri ile ekonomik entegrasyon konusunda muhalif olan siyasi görüşlerin yükselmesi durumunda hemen hemen tüm medya kuruluşları organize hareket ederek hedef alınan  kesimi değişik manevi saldırılarla baskı altında tutarlar. Böylece  toplum ile hedef alınan siyasi yapı arasında bir uçurum oluşturulmaya çalışılır.

Medyanın en önemli amaçlarından birisi de toplumu, verilen bilgiler doğrultursunda bir fikir sahibi yapmaktır. Bundan dolayı gazetelerde önemli yer edinen köşe yazarlarına önemli bir görev düşmektedir; Haberlerin analiz edilmesi. Sanki “okuyucular veya izleyiciler fikir üretemez, üretse de yanlış bir sonuca varır” gibi bir yaklaşımın hakim olduğu medya da, bazen saldırgan ve popülist bir üslupla toplumu etkilemeye, düşüncelerini bir şekilde kabul ettirmeye çalışırlar. Bunun için insanların milliyetçilik ve din gibi hassas duygularını kaşımaktan çekinmezler bile. 

2.2- Medyanın Etki Alanları:

Her kitle iletişim aracının kendine has etki alanları, iç düzenleri ve topluma yönelik sunum teknikleri vardır. Örneğin bir gazetenin sunum tekniği ile bir televizyon kanalının sunum tekniği birbirinden oldukça farklıdır. Gazetenin haberlerini detaylandırma, köşe yazarları ile etki altında tutma,  haberi sunum şekline göre kullanabilecekleri fotoğraflarla, bilinç altında etki bırakma gibi bir çok olanağı mevcutken, televizyon kanalının yayın akışı planlarına göre her haber için kısıtlı bir zaman ayrılmaktadır. Televizyon kanalının bu dezavantajını kapatmasının tek yolu spikerlerin etkili anlatım teknikleriyle hazırlamış oldukları haberleri görsel unsurlarla birleştirerek olayları “çarpıcı” olarak ekranlara yansıtmaktır. Ayrıca televizyon kanallarının canlı yayın gibi bir teknolojiye sahip olması  televizyona olan ilgiyi arttırmaktadır.

Medya, teknik açıdan sahip olduğu olanaklar doğrultusunda küresel boyutta, ulusal boyutta ve yerel boyutta yayın yapma yeteneklerine sahiptir. Türkiye’de yabancı dil bilen insanların sayısının azlığı nedeniyle küresel medyaya ilgi azdır. Bundan dolayı küresel medya devleri ulusal medya seviyesindeki yayınlara  da el atmaktadır. Örneğin Türkiye’de CNN Türk, Fox Tv, CNBC-E, SKY Türk gibi kanallar küresel medya devlerinin dolaylı veya dolaysız uzantıları durumundadırlar. Bu kanallar her ne kadar yabancı sermaye kontrolündeyse de kendi kuruluşlarını topluma uydurmaya yani popülizme baş vurma yoluna gitmişlerdir. Bölgenin kültürel, dini ve ulusal hassasiyetlerine önem verme ve bu hassasiyetleri savunma gibi bir misyonu da üstlenerek kendilerini bölge toplumuna benimsetmeye çalışmışlardır. Ancak, bu kuruluşlar, kendi ülkeleri ile ilgili olumsuz bir haberi ancak kendi ülkelerinde makul ölçüde eleştirebilecek kadar yayınlayabilirler. Örneğin Türkiye’nin tasvip etmediği ABD’nin K. Irak yönetimiyle yapmış olduğu anlaşmalar küresel medya kuruluşlarının yerel uzantılarında çok kapsamlı bir yer almazken,  yerli medya (özellikle ulusal gazeteler) reyting ve tiraj kaygılarından dolayı alabildiğine ABD’yi eleştirmeye çalışırlar. Ulusal boyuttaki yerli medya Irak’ta ABD’li askerlerin yapmış olduğu işkence haberlerini ayrıntılarıyla topluma yansıtırken SKY Türk ve Fox Tv gibi küresel medyaya bağlı kanallar ABD’de yayın yapan haber kanalları kadar ancak olayı yansıtmaya çalışırlar.

Diğer yandan ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin düzelmesi durumlarında Türkiye Hükümeti’nin isteği doğrultusunda yerli medya bültenlerinde yeniden ABD hakkında “stratejik müttefik” ifadelerini kullanmaya başlar, önceden gösterdiği ABD’li askerlerin yaptığı işkence haberleri yerine “Irak’ın öteki yüzü” adı altında gülen ve normal yaşamını sürdüren Iraklılar hakkında haberler ile istikrarın arttığı yönünde haberlerin yer aldığına sıkça tanık olmaktayız.

Kısacası, Medya görsel öğelerden, psikolojik ve psiko-sosyal tekniklerden faydalanarak sahip olduğu dinamik etki gücüyle toplumu etki altına alma yeteneğine sahiptir. Bu gücü kontrol altında tutmak isteyen her yapı, medya sektörüne maddi ve manevi destek sunma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum  medya sektörünün başlı başına bir güç odağı haline gelmesi için temel etkendir. Medyanın, toplumu etki altına almasından sonra giderek çeşitli çıkar grupları üzerinde de etki sahibi olması da kaçınılmaz hale gelmektedir.


3) 1980 TÜRKİYESİ SONRASINDA MEDYA:

3.1- 12 Eylül Darbesi Sürecinde Medya:

1960 ve 1971’deki iki askeri müdahalede olduğu gibi 12 Eylül 1980’deki darbede de ilk icraat radyo ve televizyon yönetimine el koymak olmuştur. Hükümet ve meclisin ordu tarafından feshedildiği radyo ve televizyonlarca duyurulmuştur. Darbe’nin ardından TRT yönetiminin başına muhabere Tümgeneral Servet Bilgi getirilmiştir. Ocak 1981’de de emekli Tümgeneral Macit Akman TRT Genel Müdürü olarak atanmıştır. Akman, general ve albaylardan oluşan kadrosuyla TRT’yi 3 yıl 2 ay yönetmiştir.  Bu süre zarfında kurumdan 101 personel tasfiye edilmiştir.TRT arşivlerinde bulunan ancak yeni yönetim tarafından beğenilmeyen bir çok eser sansürlenmiş, hatta bazıları yakılarak imha edilmiştir. Bunlardan biri de Kemal Tahir’in romanından uyarlanan“Yorgun Savaşçı” adlı filmdir.

Radyo ise TRT-1 , TRT-2 , TRT-3 olmak üzere üç kanaldan yayın yapmaktaydı. Ana postanın ulaşamadığı yerlerde ise il radyoları hizmet vermekteydi. Yayınlarda öncelik anarşi ve teröre karşı devletten yana tutum sergileyen programların sunulmasıydı. Ayrıca %30 oranında yabancı programların da yayınlanması öngörülmekteydi.

Hazırlanan yeni anayasa’da Radyo, televizyon idaresi 133. madde ile ele alınmıştır. Bu maddeye göre yayınlar radyo ve televizyon istasyonları devlet eli ile kurulur ve kamu tüzel kişiliği ile düzenlenir. Yayın ilkelerinin ise Cumhuriyet’in temel ilkeleri ile çakışmayacak halde olmasını ifade eder. Ayrıca 19 Ekim 1983’te Türkçe dışında bir dille yayın yapılmasının yasaklanmasıyla ilgili bir kanunda çıkarılmıştır (2932 sayılı yasa). Ancak bu yasa ANAP hükümeti döneminde kaldırılmıştır.

11 Kasım 1983’te 2954 sayılı yeni radyo ve televizyon yasası kabul edilmiştir. Bu yasanın en önemli maddesi, Radyo Televizyon Yüksek Kurulu’nun kurulmasına dair 4-a. maddesidir. Bu kurulun amacı polis ve meteoroloji radyo yayınları dahil olmak üzere yurt içinde yapılacak olan radyo ve televizyon yayınlarının milli siyasete uygunluğunun denetlenmesiydi. Bu maddenin diğer fıkralarında ise “Devletin milli güvenlik siyasetinin ve ekonomik menfaatlerinin gereklerine uymak” ve “karamsarlık, umutsuzluk, kargaşa, dehşet, saldırganlık gibi olumsuz duygular uyandırma amacına yönelik yayınlar yapmamak” gibi detaylı “yayın esasları” açıklanmıştır. Bu yasa, 6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra çıkarılan “son an” yasalarından biridir. Bu yasa 19. , 20. ve 21. maddeleri ile TRT’nin tarafsızlık ilkesini ortadan kaldırmıştır. Cumhuriyet, Milliyet ve Tercüman gibi ulusal gazeteler de sansür baskısı ve kapatılma tehditlerinden dolayı  yayıncılık konusunda zor dönemler geçirmişlerdir. Muhalif yapıda olan bir çok çalışan  gazetelerinden çıkarılarak gazete yöneticileri darbeye boyun eğdiklerini beyan etmişlerdir.

3.2- Özal İktidarı Döneminde Medya:

1984-1988 yılları arasında TRT Genel Müdürü Tunca Toskay olmuştur. Tunca Toskay dönemi, “taraflı”, “hükümet yanlısı”, “partizan yayınlar” , ülkücü kadrolaşma hareketi ve daha sonra aklanan yolsuzluklarla anılmaktadır. Hatta 200 civarında Türkçe sözcük (devrim, özgürlük, etkinlik, söylev, ulus, doğa, vs…) yasaklanmış ve bazı sanatçılara  ekrana çıkma yasağı uygulanmıştır. Kısacası ifade özgürlüğü açısından TRT yayınları eskisinden pekte farklı olmamıştır. Başta basın Kanunu ve Türk Ceza Kanunu olmak üzere , basın özgürlüğünü kısıtlayan hükümleri içeren yasalarda hiçbir değişiklik yapılmamıştır. Kitap, gazete, dergiler ile yazar, çevirmen ve gazeteciler açısından yargılamalar, toplatmalar, imha karaları ve mali baskılarla dolu bir dönem geçmiştir.

TRT tarafından hazırlanan bir çok program ve belgeselde ilginç yasaklardan dolayı Meclis gündemine taşınmıştır. Bunlardan en çarpıcı olanı Kıbrıs Harekatı Belgeseli’nde Ecevit’ten hiç bahsedilmemiş olmasıydı. Soru önergesini yanıtlayan M. Yılmaz, Ecevit’in siyasi yasaklı olmasından dolayı ve sıkı yönetimin yarattığı aşırı hassasiyetin buna neden olduğunu açıklamasıydı.

Diğer yandan Birleşik Krallık’taki BBC esaslarından esinlenilerek 2954 sayılı yasanın 19. maddesince hazırlanan “İcraatın İçinden” adlı TRT programının 31 Ocak 1984’te yayınlanmasıyla mecliste muhalefet partileri tarafından hükümet aleyhine yasa teklifleri sunulmaya başlanmıştır. Bunun başlıca gerekçesi, hükümetin icraatlarını 30 dakika boyunca TRT’den kendi istediği şekilde ifade edebilmesine karşılık muhalefet partilerinin cevap hakkını kullanamamasıydı.  Bu durum iktidardaki partiye önemli bir propaganda avantajı sağlamaktaydı.

Diğer yandan, 1985 sonunda basının üzerindeki kısıtlamalar kaldırıldı, eski siyasi parti liderlerinin siyaset yasakları da fiilen delindi. Bu durum 1987 Eylülünde resmileşmiştir. Amerika Silahlı Kuvvetleri’nin radyo televizyon  yayınlarını (AFRTS) 1975’ten beri Türkiye’deki Amerikan tesislerindeki personeline  ulaştırabilmek için Türk hükümetine  yaptığı başvurular ancak 1985’te sonuç vermiştir.1985’te AFRTS yayınının RTÜK’ün denetiminde ve şifreli olması kabul edilmiş ve Bakanlar Kurulu’nun kararıyla projeyi gerçekleştirme görevi PTT’ye verilmiştir. PTT’nin Uydu Haberleşme Müdürü İlhami Aygün ise bu projenin gerçekleşmesi için yeterli alt yapının olmadığını belirtmesi üzerine AFRTS, PTT’ye çeşitli mali ve teknolojik yardımlarda bulunmuştur. Aynı dönemde PTT’nin de özelleştirme kapsamına alındığını da belirtmek gerek. 15 Mart 1985’te ihaleyi kazana ABD’li Morgan Guaranty  Bankası tarafından Dünya Bankası desteğiyle Özelleştirme Master Planı 1986 yılı ortalarında sunulmuş, 3 Haziran 1986’da  çıkarılan yasayla KİT’lerin özelleştirilmesine  ilişkin esaslar belirlenmiştir. Netaş ve Teletaş gibi iki önemli telekomünikasyon kuruluşunun PTT hisseleri de bu özelleştirmenin kapsamına alınmaktaydı.

TRT’nin tartışma konusu olan “İcraat’ın İçinden” adlı haksız siyasi rekabet programın yanı sıra “kurum dışı yapım” kavramı da ilk kez M Ali Birand’ın sunduğu “32. Gün” adlı programla başladı. Özel yapımların artmasıyla TRT’nin yayınlarında kalite artmaya başladı. Hatta TRT’de çalışan bir çok kişi istifa ederek kendi yapım şirketlerini kurdu veya yapım şirketlerinde yüksek maaşlarla çalışmaya başladı ve TRT için özel programlar hazırlamaya başladılar. Alemdar ve Kaya’ya göre bu süreç “bir tür “özelleştirme” olarak nitelenebilir.

1988’de Asil Nadir’in yazılı basına yatırım yapması süreciyle Türkiye’de ilk kez özel sektörün kartelleşmesi tartışmaları başlamıştır. Nadir, Başbakan’ın oğlu Ahmet Özal ile Başbakan’ın ekonomi danışmanı Bülent Şemiler’in aracılık yaptığı söylenen  pazarlıktan sonra Haldun Simavi’den Veb-Ofset basın grubunu satın almıştır. Daha sonra Mehmet Ali Yılmaz’dan  Güneş Gazetesini ve Ercan Arıklı’nın Ekonomik Panorama, Kadınca ve Nokta dergilerini çıkaran Gelişim Grubunu da satın almıştır. Bu dönemde SHP’nin anti-tröst yasa teklifi hazırlığı  karşısında Devlet Bakanı Mehmet Yazar, böyle bir yasaya gerek olmadığını, bazı gazeteleri el değiştirmesiyle basında tekelleşmenin olamayacağını söylemiştir (Cumhuriyet 24.1.1989 C. Gedik). Aynı bakan, daha sonra da Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün hazırlamış olduğu “Basında Tekelleşme” adlı incelemesinin dağıtımını durdurmuştur (Cumhuriyet 18.03.1989). Mehmet Yazar’ın en çarpıcı çıkışı Cem Duna’dan sonra TRT Genel Müdürlüğüne atanacak kişinin nasıl biri olacağını tarif etmesidir. “TRT Genel Müdürü, milliyetçi, muhafazakar, çağdaş ve ileri biri olacak”  Erol Simavi’nin Hürriyet grubu, Aydın Doğan’ın Milliyet grubu ve Türkiye Gazetesini çıkaran İhlas grubunun faaliyetleri 1990’lı yıllarda da sürebilmesine rağmen Tercüman ve Asil Nadir grubu ortadan kalkmıştır. Özel televizyon kurulması konusunda ilk girişimler yazılı basın tarafından başlamıştır. Ancak dönemin hükümeti 7 Mayıs 1990’a kadar hiçbir özel TV yayınına izin vermemiştir. Uluslar arası yatırımlarıyla ünlü büyük medya patronları da (R. Murdoch ve Maxwell)1990 yıllarında aynı girişimlerde bulunmasına ve TRT 1 ve TV3 için ön anlaşma yapılmasına rağmen Özal’dan izin alamamışlardır. (Cumhuriyet 13 Eylül 1990)

Türkiye’nin 1984’ten itibaren özellikle doğu bölgelerinde PKK ile devlet güçleri arasında başlayan şiddetli çatışmaların yarattığı istikrarsızlık, devlet tarafından bölgeye yönelik yayınların yapılmasını gündeme getirmiştir.  Bu amaçla TRT 2 bandından yayın yapan GAP TV, bölgesel kanal olarak  2 Ekim 1989’da faaliyetlerine başlamıştır. Yurt dışında yaşayan vatandaşlara yönelik (özellikle Almanya’daki gurbetçilere) TRT INT kanalı 28 Şubat 1990’da yayına girmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ise Türki Cumhuriyetlere yönelik yayın faaliyetleri de bu kanalın çalışma alanına dahil edilmiştir. 

3.3- İlk Özel Televizyon: Star 1

Turgut Özal, ABD gezisindeyken gazetecilere yaptığı demeçte, dış memleketlerden kanal kiralayan Türkiye’ye yayın yapabileceğini belirtmesi üzerine Uzan Ailesi kurmuş oldukları Rumeli Holding  aracılığı ile vergi cenneti olan Liechtenstein Prensliği’nin başkenti Vaduz’da Magic Box Incorporated şirketi 7 Şubat 1990’da Federal Almanya’dan yayın yapmak üzere Eutelsat uydusundan iki kanal kiralamıştır. Dış bağlantılarını tamamlayan Uzan Ailesi, Türkiye’de de gerekli kişilerden izinlerini almıştır. Bunların başında tabii ki Turgut Özal ve Akbulut Hükümeti geliyordu. Nitekim Cumhurbaşkanı’nın oğlu Ahmet Özal’da 19 Aralık 1990’da şirkete resmen ortak olmuştur. Hukuki açıdan Star 1’in yayına geçmesi olanaksızken, Özal’ın etkisi bu sorunu ortadan kaldırmıştır. Oysa ki Avrupa Yayın Birliği’ne (EBU) dahi üyeliği kabul edilmemiş bir yayın kurumunun Türkiye’de özel yayın yapması neredeyse imkansızdı. Star 1’e yapılan bu ayrıcalıklar seçim dönemlerinde ANAP’ın işine yaramış, kendilerine özel bir propaganda aracına sahip olmuşlardı. Ancak bu avantajlar bile Akbulut Hükümeti’nin yetersizliklerinin üzerini örtememişti. Sonuç olarak 20 Ekim 1991 seçimlerinde DYP-SHP koalisyonu iktidara gelmiştir.

4) ÇOK KANALLI, TEK SESLİ MEDYA DÖNEMİ:

  4.1- 1.DYP-SHP Koalisyonu 1991-1994 (Televizyon Kanalı Enflasyonu)

Özelleştirmelerin, olağanüstü hal uygulamalarının, AB niyetine Gümrük Birliği’ne girme çabalarının olduğu, IMF Kredileri ile borçlanmanın yoğunluk kazandığı, devalüasyonların ve toplumsal kutuplaşmaların artmaya başladığı bir dönemde medya’nın aldığı tutum,  genellikle RTÜK’ün etkisinden dolayı veya istekli olarak devlet politikaları ile paralellik gösteren bir yapıdaydı.  Diğer yandan günümüzde devleşmiş olan bir çok kanalın kuruluşu bu döneme rastlamaktadır.

TRT ve Star1, DYP’nin iktidar olmasıyla bu partinin etki alanına girmişlerdir. Türkiye’nin ilk özel kanalı olan STAR 1’de  Ahmet Özal ile Uzanlar arasında ilk çekişmeler bu dönemde başladı. Bu ilk çekişmenin nedeni gümrük komisyoncusu Turgay Aksoylu’nun 20 milyar liralık senetle Magic Box’a haciz koydurma  girişimiyle açığa çıkmıştı. Şirket hesaplarında bu miktarda bir ticari işlem yapılmadığı halde bu senedin ne karşılığında imzalandığı açıklığa kavuşmamaktaydı. Senet üzerinde Ahmet Özal’ın ve kimliği henüz saptanamamış bir kişinin imzası (Star1’in muhasebe yetkilisi M.T. Metin olduğu sonradan anlaşıldı) ve şirketin kaşesinin olması ne tür bir ilişki ağının olduğunun ipuçlarını veriyordu. Ahmet Özal’ın  Star1’deki payının %1 olarak görünmesine rağmen %50 ortaklık gerektiren işlemlerde  bulunabilmesi oldukça dikkat çekici bir durumdu.

Ahmet Özal’ın çekişmenin sürdüğü sıralarda Uzanların 200 milyar lirayı yurt dışına transfer etme iddiasında bulunması daha çok kendisini zor durumda bırakmıştı. Çünkü buna kendisinin de göz yumduğu inkar edilemez bir gerçekti. Daha sonra iki eski ortak birbirlerine ANAP reklamlarının faturaları ile İmar Bankası reklamlarının faturalarının hesaplarını sormuşlardı. Çıkar ilişkilerinin ve kirli çamaşırların ortaya serilmesiyle 1991’den 1992 Ocağı’nın sonuna kadar suçlamalar ve bunlara dayalı soruşturmalar devam etmiştir. Diğer yandan Star1 Genel Müdürü Yekta Okur’un arabasına 11 Ocak 1992’de bomba koyulur ancak fark edilir. 17 Şubat 1992’de ise esrarengiz bir trafik kazasında hayatını kaybeder.  

TBMM’den Erzincan Milletvekili Mustafa Kul Yekta okur’un şüpheli kaza sonucu ölümü konusunda bir araştırma komisyonu kurulmasını teklif etmişti. Kurulan komisyonun hazırladığı raporda bir çok soru yanıtsız olarak kalmıştı. Bu soruşturmaların devam etmesi nedeniyle Cem Uzan, Star1 kanalını hukuki engellere takılmamak için İnter Star olarak değiştirmiştir. 1992’de yine Cem Uzan’ın Tele On kanalı yayın  faaliyetlerini sürdürmüştür. Diğer yandan aynı yılda Ahmet Özal STAR1 kadrosundan bir çok kişiyi transfer ederek Kanal 6’yı kurmuştur.

1 Mart 1992’de yayın hayatına başlayan Show TV, %50’den fazla hisseye sahip bankacı Erol Aksoy,   %20’şer hisselere sahip Hürriyet  ve Sabah grupları ile Grundig, Profilo Holding ve Ahmet Ertegün arasında paylaşılmıştı. Show TV, kısa haberleri, “kırmızı noktalı” filmleri ve Hollywood dizileri ve filmleri ile Amerika’dan kopyalanan yarışma ve “talk show”larıyla tam bir kültür yozlaştırma aracı görevi görmekteydi. Bursa milletvekili ve Devlet Bakanı Cavit Çağlar’ın 1 Aralık 1992’de Flash TV’nin kuruluşunda önemli etkisi bulunmaktadır. Bu kanal daha çok yerli yapımlara ve haber programlarına ağırlık vermiştir. Ancak hiçbir zaman fazla ilgi gören ve izlenen bir kanal olamamıştır. 1992’de yayın hayatına başlayan 3. televizyon HBB (Has Bilgi Birikim) olmuştur. Klasikleşmiş eski Hollywood filmleri , Amerikan futbolu maçları ve camiden hutbe yayınlarıyla dikkat çekmiştir. Ancak bu kanalın ömrü fazla uzun olamamıştır.

Show TV’nin patronları 1993 Mart’ında ilk şifreli kanal olan CINE5’i de yayın hayatına geçirdiler. Daha çok film yayınlayan bu kanal 1. lig futbol maçlarının da yayın haklarını satın alarak yaptıkları yatırımla medya sektöründe ciddi bir hamleyi gerçekleştirmiş oldular. Bu sistem astronomik miktarda gelir veya rant sağlayan futbol federasyonu ile medya organları arasında ticari anlamda başlayan ilk ilişkidir. Bu dönemden sonra futbol sektörü ile medya sektörü arasındaki ilişkiler daha da derinleşecek ve bu nedenle belli bir siyasi kimliği ve çevresi olan kişiler gönüllü veya gönülsüz bu alanın bir parçası haline geleceklerdir.  Bu kanalları aynı yıl İhlas Holding’in TGRT’si ve Doğan ve Doğuş grubunun Kanal D’si takip etti.  

ATV ise Show TV ortaklığına son veren Sabah Gazetesi’nin sahibi Dinç Bilgin (%40 hisse), Finansbank’ın sahibi Hüsnü Özyeğin (%30 hisse) -1995 Şubat’ında ortaklıktan çıkacak- ve Çukurova Grubu’nun sahibi Mehmet Emin Karamehmet’in (%30 hisse) ortaklığıyla kurulmuştu. Ayrıca İslamcı eğilimiyle bilinen Zaman Gazetesi 1991’de 20-30 bin tirajlı iken, 1993’te yaklaşık 200 bin’e ulaşmıştı. Bu kuruluş  gerekli sermaye birikimine ulaşır ulaşmaz STV’yi kurmuştur.

Haziran 1992’den itibaren hızla özel radyolar kurulmaya başlandı. İlk önce Mehmet Duru’nun sahibi olduğu Kent FM ilk özel radyo kanalı olarak yayın hayatını başladı. Yine Cem Uzan, kurduğu Süper FM ve Metro FM ile radyo yayıncılığında da ciddi yatırımlar yaptı. Yayın açısından birbirlerinden pek farkı olmayan bu radyo kanalları daha çok telif hakları yasalarıyla boğuşmuşlardır. Diğer yandan hızla dini yapıya sahip radyo kanalları kurulmaya başlandı. 1994’e kadar neredeyse her ilde en az bir tane dini içerikli radyo kanalı bulunmaktaydı 

1994 başlarında İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı “ideolojik amaçlı” radyo ve televizyonlar hakkındaki raporda şu bilgiler yer verilmiştir: Türkiye’de yerel düzeyde ve ülke çapında yayın yapan 96 radyo ile 30 televizyon “ideolojik amaçla” kurulmuştur. Daha çok orta ve doğu Anadolu’da yayın yapan “şeriatçı” radyo sayısı 45, televizyon sayısı ise 19. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yayın yapan “Kürtçü” 14 radyo ve 5 televizyon var. “Aşırı solcu” yayınlar Batı Anadolu’da yoğun ve 11’i DEV-Sol’a yakın 31 radyo ve 4 televizyondan yapılıyor. “Ülkücülerin” ise 6 radyo ve 2 televizyon kanalları var. (Cumhuriyet 21.4.1994, s.1,s.13)

Bu yıllarda İçişleri Bakanlığı bu tip raporlar hazırlarken meclis, gelişen ve ekonomik süreçte önemli bir yer tutmaya başlayan medya için hiçbir düzenleme yapmıyordu. Bu nedenle yayıncılık pazarı kendi kendine kurallar geliştirmekte ve bu kuralların çoğu usulsüz işlemlere dayanmaktaydı. Nitekim hemen hemen tüm medya kuruluşları diğer sektörlerle  entegre olmuş,”bağımsız ve tarafsız medya” ilkelerinin uygulanamaz hale geldiği görülmüştür. Nitekim 1994 sonlarına doğru açıkça görüldü ki medya patronlarının tümü, aynı zamanda finans sektörünün de liderleriydi.


1980 Sonrasında Türkiye Medyası

Evren Çevik
Şubat 2008

1-  GİRİŞ

Günümüzde sıkça kullandığımız ve kitle iletişim araçları olarak nitelediğimiz  radyo, televizyon, gazete, dergi, ve internet tabanlı yayın organlarının gerçek kişiler veya gruplar tarafından ticari, ideolojik ve idealist yaklaşımlardan birinin, bir kaçının veya tümünün amaçlanmasıyla kurumsallaştırılan organizasyonların  tümünü medya olarak tanımlayabiliriz. Ayrıca broşür, reklam panoları gibi pratik araçlar da medyanın birer parçası olarak sayılabilirler. Medyanın tanımı hem uluslararası boyutta hem de yerel boyutta farklı şekillerde algılanabilmektedir.
Evren Çevik
4.2- Medya organlarının bağlı oldukları kuruluşlar

NTV, CNBC-E ve E2: Doğuş Grubu Bünyesindedir. Bu grup ayrıca Garanti Bankası, Doğuş İnşaat ve Doğuş Oto gibi dev şirketleri barındırmaktadır. Turizm ve gayrimenkul gibi alanlarda da büyük yatırımları bulunmaktadır.

Haber Türk ve Kanal 1 : Ciner Grubu Bünyesindedir. Başta madencilik ve inşaat olmak üzere sigorta, enerji, ulaşım, denizcilik ve turizm gibi sektörlerde önemli bir ağırlığı vardır. Irak’a elektrik satan Silopi Elektrik’te Ciner’e aittir. Ciner Grubu, Etibank’ın TMSF’ye devredilmesinden beri bankacılık ve finans alanından uzak durmaktadır. Zaten Sabah ve ATV’nin TMSF tarafından satışa çıkarılması, Etibank’ın batmasından dolayıydı.

Kanal D, Star TV ve CNN Türk: Medya sektörünün devi Doğan Grubu’na aittir. CNN Türk, Time-Warner ortaklığı sonucu kurulmuştur. Ayrıca Hürriyet, Milliyet, Radikal ve Posta gibi yüksek tirajlı ulusal gazeteler de Doğan Grubu’nun bünyesindedir. Ayrıca gazete dağıtım şirketlerinden YAY-SAT da piyasanın etkili şirketi konumundadır. Doğan Haber Ajansı (DHA), oldukça yaygın muhabir ağıyla medya kuruluşlarına haber desteği sağlamaktadır.  İnternet yayıncılığı ve online hizmetlerde de sektörün öncüsü konumundadır. Doğan Grubu, medyanın dışında Petrol Ofisi ve bağlı şirketleriyle enerji alanında önemli bir paya sahiptir. İşlenmiş demir-çelik ürünleri fabrikaları, sigortacılık, sivil havacılık hizmetleri ve turizm gibi önemli sektörlerde de ciddi yatırımları mevcuttur.

ATV: TMSF’nin Sabah gazetesi ve bağlı diğer yayınlarıyla birlikte satışa çıkardığı bu kanal 1.1 milyar dolara (taban fiyattan) Çalık Holding’e satıldı. İhale tarihine kadar tek tek taliplerin çekilmesi, ihalenin şaibeli olduğuna dair şüpheleri güçlendirmesine rağmen, herhangi bir durdurma kararı alınmadı veya soruşturma açılmadı.  Hükümete yakınlığıyla bilinen Çalık Grubu’nun Çalıkbank adlı bir finans kuruluşu da bulunmaktadır. Ayrıca GAP projesine yönelik yatırımları da bulunmaktadır. Diğer yandan lojistik, inşaat, tekstil ve enerji alanlarında da yatırımları bulunmaktadır.

Show TV ve SKY Türk: Çukurova Grubu’nun bünyesindedir. Bu grup, Akşam, Güneş ve Tercüman gazetelerinin de sahibidir. Diğer yandan iletişim devi Türkcell, K.V.K., Superonline gibi şirketler ile BMC, Genel Enerji gibi farklı sektörlerde de önemli yatırımları vardır. Ayrıca uluslararası nitelikteki BCP Bank’ın da önemli hissedarlarındandır.

Samanyolu TV: Fethullah Gülen’in oluşturmuş olduğu cemaat sisteminin önemli çarklarından birini oluşturmaktadır. Zaman Gazetesi ve Cihan Haber Ajansı (CHA) gibi diğer yayın ve habercilik organlarıyla da etki alanını genişletmektedir. Diğer  şirketlerden farklı olarak tüm bu şirketlerin işleyiş bakımından kendi içinde özerk bir yapılanması bulunmaktadır. Yani klasik yapıda holding gibi bir çatı organizasyonu bulunmamaktadır. Fethullah Gülen cemaatine bağlı ayrıca Samanyolu Eğitim Kurumları, çeşitli dershane zincirleri, yurtiçi ve yurtdışındaki üniversiteler ile gençliğe yönelik önemli bir “yatırımı” bulunmaktadır. Zaman Gazetesi’nin ağırlıklı olarak abonelik sistemine dayalı satış sistemi sayesinde tirajı devamlı olarak 1 milyonu aşmaktadır. Gülen’e bağlı kuruluşlar, dini hassasiyetleri ön planda tutmasına rağmen devletin yapısal sistemini hiçbir zaman tam olarak karşısına almamıştır.

5- GÜNCEL ANALİZ (SONUÇ YERİNE)

Türkiye’de basın kuruluşlarının her açıdan büyüyerek ve birleşerek çok boyutlu bir sektör haline gelmesi gerçekten çok hızlı oldu. Bu büyümenin temel nedeni reklam alma veya büyük tiraj oranları değildi. Medyanın daha çok  ekonomik çıkar gruplarının bünyesinde olması, bu kurumların maddi açıdan güvence altına alınmalarını sağlıyordu. Medya ise buna karşılık olarak yayınlarında tabii olduğu şirketlerin çıkarlarını savunuyordu. Bu karşılıklı fayda sağlama ilişkisi içine siyasi çevreler ve daha başka çıkar grupları girmeye başlayınca medya bir çeşit bloklaşma sürecine girdi.

Siyasilerin veya bazı çıkar gruplarının medya hakkında suçlama veya övgü yapması sırasında, önce hangi medya grubuna atıfta bulunduğunu belirtmesi bir zorunluluk haline gelmekteydi. Bundan dolayı direkt olarak yayın kuruluşlarının isminin verilmesi yerine “bir kısım medya” ifadesi kullanılarak kastedilen medyayı, savunduğu medyadan ayırt etmeyi hedefliyordu. 

Doğan Grubu ve Doğuş Grubu gibi medya devleri genelde mevcut hükümetlerle sürtüşmemeyi yeğlerken, siyasi çıkar gruplarından destek alan medya kuruluşları mevcut hükümetlere karşı en ağır eleştirileri yapmaya çalışmıştır. Bunun en açık örneklerinden biri Star Tv’nin TMSF’ye devrinden önce uyguladığı yayın politikasıydı. Cem Uzan’ın en önemli propaganda aracı haline gelen Star Tv, TMSF’ye devredildikten sonra yayın politikası büyük oranda mevcut hükümet lehine değişmeye başladı. Nitekim Cumhuriyet Gazetesi’nin Kemalizm hassasiyetini öne çıkarması ve yayınlarını bu doğrultuda yoğunlaştırması da genellikle bir “yayın çizgisi” boyutuyla ele alınmaktadır. Halbuki bahsedilen çizgi, yayının içeriklerine baktığımızda daha çok bir “siyasi tolerasyon sınırı”dır ve hatta bu sınırın aşıldığına dair bir izlenimi sık sık okuyucularına vermektedir. Buna karşılık olarak Zaman Gazetesi, Yeni Şafak ve Vakit Gazeteleri gibi dini hassasiyetler barındıran ve buna yönelik bir muhafazakar tabana hitab eden yayın kuruluşları birbirlerinden farklı yayın politikaları izlemektedirler. Zaman ve Yeni Şafak Gazeteleri toplumsal sorunları  (özellikle türban sorununu) vicdani ve insani boyutlarıyla ve sistemi tam olarak karşısına almadan yayın yaparken, Vakit Gazetesi daha tehditkâr ve daha gerilimi tırmandırıcı yayınlar yapmaktadır. Dini hassasiyet barındıran bu gazetelerin yayın politikalarındaki farklar daha çok arkalarında bulunan tabanın yapısından ve değişik boyuttaki iç ve dış çevreleriyle olan ilişkilerinden kaynaklanmaktadır.

Diğer yandan Birgün ve Evrensel gibi sol temelli fikir gazeteleri ise yayınlarında daha çok emek sömürüsü ve insan haklarını ilgilendiren konuları işlemektedir. Bu iki gazete popülizmden uzak durduğunu iddia ettikleri halde popülizm’in en çok etki altında tuttuğu fakir kesimlerin çıkarlarını savunan yayınlar yapmalarına rağmen bu kesimden yeterli ilgiyi görememektedirler. Halen 1980 öncesi argümanlarla politik çizgilerini savunan sol-sosyalist perspektifli gazeteler bundan dolayı marjinalleşme tehlikesi altındadırlar. Potansiyel destekçilerinin büyük kısmı şu anda Zaman, Vakit, Tercüman gibi dini ve milliyetçi yayınları takip etmeye daha çok meyilli durumdadırlar.

Yayın hayatına yeni başlayan ve çıkar gruplarından kendisini soyutlamış bir gazete olarak tarif eden Taraf gazetesi ise daha ılımlı bir sol perspektifle ve şeffaflığı temel alan yayın çizgisiyle bulunduğu kategoride bir fark yaratma iddiası içindedir. Öncelikle kendisini reklam gelirlerine bağlamamak ve reklam verenlere karşı bir vicdani sorumluluk altına girmemek için satış fiyatını 1 YTL olarak belirledi.  Aslında 1 YTL, şu anki maliyetleri göz önünde bulundurduğumuzda normal bir fiyat olması gerekirken, kâr amacıyla yayın yapmayan ve “dışarıdan” finanse edilen  popüler gazeteler daha çok bir propaganda aracı ve bir çeşit baskı aracı görevi görmekte olduğundan 25 kuruş gibi iflas etmesini gerektirecek bir seviyeden satılabilmektedirler.

Televizyon kanalları ise izlenme oranlarından dolayı yarattığı etki gücünden ve aldığı reklamlardan elde ettiği gelir sayesinde kendi kendisini ayakta tutabilecek bir güce sahiptirler. Bundan dolayı gazetelere göre daha bağımsız hareket edebilme gibi bir olanakları mevcuttur. Ancak televizyon medyasının da gazeteler gibi belli odaklar tarafından paylaşılmış olması, bağımsızlık yada tarafsızlık gibi önemli ilkelerin ikinci plana atılmasını gerektirmiştir. Nitekim 1995’te çıkarların çatışmasından dolayı ilk medya savaşları oldukça sancılı bir şekilde yaşandı. Medya patronlarının aynı zamanda diğer sektörlerde de birbirleriyle rakip olması, rekabetlerini medya organlarında da yansıtmalarına neden olmuştur. Birbirleri hakkındaki kirli iddiaları, rakiplerinin etkisini azaltmak ve zor duruma düşürmek amacıyla kullanmaya başladılar. Bunun en tipik örneği, Uzan Grubu ile Doğan Grubu arasındaki kavgada görüldü. Diğer yandan medya ile ticaret arasındaki karanlık ilişkiler yargıya da yansıdı ve durum Bilgin Grubu’nun liderinin bazı banka patronları ile birlikte hapse girmesine yol açtı.

Medya patronlarının arasında yaşanan çekişmelerin ülke içinde meydana gelen kirli ilişkileri de ortaya çıkarması, gerçekleri anlayabilme açısından aydınlatıcı olmakla birlikte artık bu aktörleşmiş kesim, çekişmelerini medyada yansıtmama ve birbirlerini deşifre etmeme gibi karşılıklı taahhütlerde bulunarak geçmişten ders almasını bilmişlerdir. Bu konuda yaşanan medya savaşlarından zarar gören siyasilerin bir daha adlarının bu konularda anılmaması için etkili bir arabuluculuk yapmışlardır. Özellikle Demirel, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller’in medya patronlarıyla olan farklı boyutlardaki bağlantıları oldukça açıktır.

Medya ile diğer ticari sektörlerin ilişkisi oldukça yakındır ve gizlenmesine gerek duyulmaz. Ancak Siyasi çevre ile medya arasındaki ilişki daha hassastır. Özellikle seçim dönemlerinde ve hükümet icraatlarında medya kuruluşlarının takındığı tavırlar, siyasal sistem içindeki savunmuş oldukları pozisyonu göstermektedir. Örneğin seçimlerde destekledikleri partilerin mitinglerine geniş yer ayırırken, savunmadıkları  partiler hakkında daha az haber yapılır, yapılsa bile toplumun gözünden düşürmeye yönelik haberler ön plana çıkar.

Sonuç olarak medya zamanımızda çok fonksiyonlu ve etkili bir yapı haline gelmiştir. Sahip olduğu olanaklar dezenformasyon yerine gerçekten toplumu objektif olarak bilgilendirme yönünde kullanılırsa bir çok siyasal düğüm, olması gerekenden daha kolay çözülebilecektir. Tek sesli medya yerine eleştiren, araştıran ve ayna gibi yansıtan bir yapıya ihtiyaç duyduğumuz muhakkak. Ancak mevcut durumda hiçbir medya organı “don kişot” gibi davranma cesaretini gösterememektedir. Şiddetin, yolsuzlukların ve ahlaksızlıkların medya tarafından topluma kanıksatıldığı gerçeğini göz ardı etmememiz gerekmektedir. Bu demek değildir ki yaşanmış olumsuzlukları ve travmaları kamuoyuna duyurmayalım. Ancak bu tip travmatik olaylar magazinleştirilerek ve normalmiş gibi hatta neden-sonuç ilişkisi üstünde durulmaksızın eksik bir şekilde hazırlanan yayınlar toplumu yanlış bilgilendirmekte ve bu durum sosyal bir hastalığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır.  Son dönemlerde bir çok televizyon kanalı ve gazete magazin yönü ağır basan bir yayın konsepti uygulama gayreti içerisindedir. Gerek tirajların veya reytingin arttırılması açısından gerekse de statükocu yapıların çıkarlarını savunmasından dolayı medya ister istemez bir çeşit toplum mühendisliğinin parçası haline gelmektedirler. İnsanları bilgilendirmekten öte yoğun fikir içerikli yayın sistemiyle toplumu yönlendirme ve birçok fikri tabu haline getirme görevi üstlenen medya, etik açıdan önemli bir sınavı kaybetmek üzeredir. Çünkü toplumun, gelişen siyasal olayları kendi görüşleriyle değil, izlediği kanalların veya okuduğu gazetenin gözlüğüyle algılıyor olması alternatif fikirlerin gelişmesine engel olmaktadır.  Bu noktada insanların aslında politize olduklarını söyleyemeyiz. Nedeni ise, medyanın yoğun fikir bombardımanı yüzünden fikirlerin ve görüşlerin belli oranda tabulaşmış olmasıdır. Yani insanların apolitik olmasından bir farkı yoktur. Hatta daha tehlikeli bir durum söz konusudur. Medyanın gözlüklerinden süzülen fikir demetleri insanlarda bir çeşit refleks yarattı. Bunlardan bazıları türban, Kürt sorunu, Avrupa Birliği, Ermeni sorunu ve sınıfsal sorunlar. Medyanın kutuplaşmış hali kendisini genellikle bu konular üzerinde göstermektedir. Toplum ise bu kutuplaşmanın oluşturduğu argümanları dogmatik bir şekilde sahiplenerek potansiyel bir “fikir militanı” haline gelmişlerdir. Kimi medya grupları AB’yi savunurken “medeniyet” ve “demokrasi” gibi kavramları ön plana çıkarırken, kimi medya grupları AB’yi karşısına alırken “Hıristiyan Kulübü”, “arkamızdan kuyu kazanlar” ve “şer odakları” gibi sıfatları yayınlarında sıkça kullanmaktadırlar. Diğer yandan konu “türban” veya “laiklik”  olunca aynı kutuplar “şeriatçı düzen istemi”  ve “modernizm karşıtlığı”nı “vicdan özgürlüğü” ve “demokrasi” gibi argümanları birbirleriyle resmen savaştırırlar.  Aslında her iki kutbunda kullandığı temel psikolojik olgu korkudur. İşte bundan dolayı kutuplaşmalar diğer konularda da olduğu gibi sadece siyasal boyutuyla ele alınmamalıdır. Tüm sorunlar ahlaki, evrensel hukuka dayalı ve farklılıklara saygı çerçevesinde birleştirici rolüyle ele alınmalıdır.

Medyanın kendisini yenilemesi zorunludur. Tabii medyanın sahip olduğu idari mekanizma kendiliğinden bir değişimin önünü tıkamaktadır. Özellikle medya emekçilerinin sendikasızlaştırılması alttan gelebilecek bir baskıyı engellemiştir. Uluslararası konjonktür ise herhangi bir değişime neden olabilecek durumda değildir. Ancak Türkiye’de medyanın çarpıklığı bir gerçektir ve kendisini yenilemesi, kirli bağlardan koparılması, toplumun bilinçsel gelişimi için gerçekten hayatidir.  Değişimin nasıl olacağı konusunda çok sayıda öngörü yapılabilir ancak hiç biri toplumun taleplerinin netleşmesi kadar belirleyici olamayacaktır. Toplum internet gibi bir alternatif medyaya aşina oldukça bilginin iletimi noktasında yaşanan kartelleşme durdurulacaktır. Tabii ki şu anda etkin güce sahip olan medya, internette de ağırlığını  koymaya çalışmaktadır. Fakat internetin sahip olduğu potansiyel, gazete ve televizyon kadar sınırlı değildir.

Kısacası teknoloji ve bilginin özgür dolaşımı hızlandıkça değişim de kaçınılmaz olacaktır. Tıpkı buhar gücünün bulunmasıyla sanayi devriminin başlaması gibi yeni bilgi teknolojileri ile de toplumsal birikim evrimleşerek gelişebilecektir.


Şubat 2008