Barışı savunmak açık tutum gerektirir

Nabi Yağcı
25 Şubat 2008


Önce Kuzey Irak'a hava harekâtı ülkemiz gündemini bütünüyle kaplamıştı, onu türban krizi izledi, yatıp kalkıp türban konuştuk, şimdi ise tekrar askeri operasyon, kara harekâtı gündemimizi dolduruyor. Türban krizi ikinci plâna düştü. Ama bitmedi, bir süre sonra tekrar öne çıkacak. Böyle mi gideceğiz?

Kara harekâtının amaçları, niçin yapıldığı basında yaygın biçimde soruluyor, "geliyorum" diyerek, göstere göstere yapılmış olması tuhaf bir durum olarak niteleniyor. Hiçbir istihbarat bilgisine sahip olmayan bizlerin bu konuda yorum getirmeye çalışması da aynı şekilde bana tuhaf görünüyor. Benim dikkatimi çeken şey ise askerin, hükümetin ne düşündüğü, ne plan yaptığından çok ve bu operasyonların doğuracağı muhtemel sonuçlardan önce aydın kamuoyunun tutumunda daha şimdiden yaratmış olduğu farklılaşmalardır.

Yalnızca kara harekâtı değil, sınır ötesi operasyonları gündeme girmesiyle birlikte Türk aydınları içinde bir tutum farklılaşmasının ortaya çıktığını düşünüyorum. Elbette bu durum beklenmedik bir şey değildi ve ayrıca farklı düşüncelerin doğması da olağandı. Tıpkı türban olayında ortaya çıkan farklı tutumlar gibi. Farklılıklara hoşgörülü yaklaşmak gerek ama hoşgörü bu farkları es geçmek, üstüne konuşmamak anlamına da gelmez. Burada sorun kimin ilkeli tutum aldığı, kimin doğru olduğu meselesi de değildir; bu tür farklılıkları bu düzlemlere indirgeyerek tartışmayı doğru bulmam, bu kaçınılmaz olarak suçlamaları, kamplaşmaları beraberinde getirir. Kaldı ki bazı durumlarda ilkeler saptanabilir olsa da her durumda bu netlik yakalanamaz; böylesi durumda doğru ilkeleri saptayacak yanılmaz bir merci de yoktur. Öte yandan ilkeler düzlemi ile reel politika arasında her zaman kaçınılmaz bir açıklığın olduğu da kuşkusuz unutulmaması gereken bir gerçek, bunu atlayıp, ilkeler diye tepinmek, politika yapma adına içine düşülen çocukluk hastalığı olur.

Ancak söz konusu şey "savaş ve barış" gibi yaşamsal bir meseleyse burada öncelikle dikkat vermemiz gereken yalnızca kazanç veya kayıplar meselesi değil, bu politikaların esas olarak halkımızın barış bilinci üstündeki etkileri olmalıdır. TBMM'nin hükümete sınır ötesi operasyon veren yetki tezkeresi kabul edilmesi ile aslında içine girilen kaçınılmaz yol belliydi. O noktaya kadar aydın kamuoyunda yaygın düşünce "Kürt sorunu şiddetle, silahla çözülemez, daha fazla demokrasiyle çözülür" biçimindeydi ve sorunun askere havalesi açıkça yanlış görülüyordu. Bu düşünce yaygın biçimde ve sık tekrarlanıyordu. Fakat tezkereden sonra bu söylem değişmeye başladı. Kuzey Irak'a girmek yanlıştır yerine bu girişin doğuracağı riskler konuşulur oldu. Elbette riskler konusunda uyarıcı olmak gerekirdi ama sınır ötesi operasyonun yanlış olduğunu söylemeyi de unutmadan. Şimdi de kara operasyonunun yalnızca riskleri konuşuluyor, kaçınılmaz olup olmadığı dahi pek dikkatte olan bir konu değil.

Yalnızca riskleri konuşmayı başka açıdan da çok anlamlı görmüyorum. Bugün genelkurmayın gerek dünya gidişatı konjonktür ve gerekse bir askeri operasyonun muhtemel riskleri konusunda bilgili ve hesaplı olmadığı düşünülemez. Öte yandan "Artık girilmiştir bir kere ne yapalım" da denemez. Eğer hâlâ risklerden söz ediliyorsa, eğer tek bir Mehmetçiğin kaybı bile, - ne yazık ki oldu- hesap dışı tutulamayacak denli ağır bir sorumluluk ise asla düşünmek istemeyiz ama korkulan riskler gerçek olursa, sırf önceden uyardık diye vicdanlarımızı rahatlatabilir miyiz? Böyle bir durumda faturayı sırf askere çıkarmak doğru olur mu? Sivillerin sorumluluğu, aydın sorumluluğu yok mudur? ABD Irak'ta bugün böylesi bir durumun içinde, askerlerin çekilmesi işgale karar vermiş, desteklemiş olanları sorumluluktan kurtarır mı?

Tıpkı türban meselesinde özgürlükler söz konusu olduğunda nasıl, amasız fakatsız tutum almak gerekmiş ise barış gibi yalnız bizi değil tüm komşularımızı ve hatta dünyayı ilgilendiren bir konuda açık tutum almak çok daha yaşamsaldır. Bu nedenle salt riskleri öne sürerek, yalnız risk konuşarak savaşın yanlışlığı konusunda tutumsuz kalmak bana doğru görünmüyor. Baştaki doğru tutumu yani Kürt sorununun silahla çözülemeyeceği gerçeğini ısrarla yinelemek


Nabi Yağcı