ALEVLER İÇİNDEKİ SATRANÇ TAHTASI: ORTADOĞU

Evren Çevik
(10/02/2007)


Öyle bir satranç tahtası düşünün ki belli olmayan sınırları olsun. Sadece siyah ve beyaz tarafın olmadığını düşünün. Hangi taşın hangi tarafta belli olmadığı bir düzen-sizlik.

Çıkarlarına göre renk değiştiren fillerin, kalelerin, atların olduğunu düşünün. Machievelli’nin bile düşünemeyeceği  oyunların oynandığı bir oyun…

Piyonların her an vezirleşebildiği, vezirlerin de her an piyonlaşabildiği bir satranç tahtası…   

Bu satranç tahtasının dibi gözükmeyen uçurumları olsun, zirvesi gözükmeyen dağları olsun.

Ortadoğu da böyledir. 

Her karışında formülleri bilinmeyen , nasırlaşan problemlerin olduğu bir coğrafya düşünün. Ortadoğu da böyledir.

Aynı ulustan olup da onlarca ülküye bölünmüş bir halka ev sahipliği yapan bir coğrafya düşünün.  Ortadoğu. Araplar…

Bir de tam tersi de bu coğrafyada mevcut. Dünya’da devleti olmayan en büyük ulus da bu coğrafyada. Ortadoğu da…  Kürtler…

Gecekondu gibi bir anda devletler ancak bu coğrafyada  kurulabilir. İsrail’in kurulduğu gibi…

Ömrü 1 yıl bile olmayan devletler de bu coğrafyada kurulabilir. Mahabad’ın yıkıldığı gibi…

Ortadoğu, emperyalizmin yükselişinden sonra negatif  “en”lerin ülkesidir artık. Açıkçası eskisi gibi değildir.

Oysa ki medeniyetin beşiğiydi Ortadoğu. “İlk”lerin anasıydı bu coğrafya.  İlk hukuk, ilk din, ilk üniversite, ilk aşk, ilk barış antlaşması bu coğrafyanın eseriydi. En gelişmiş devletlerin bile gıpta ile baktığı Mısır Uygarlığı ve Mezopotamya Uygarlığı buradaki coğrafyanın ve halkların ürünüydü.

Şimdi ise en uzun savaşlar, en büyük acılar, en büyük komplolar ve entrikaların merkezidir Ortadoğu. Nede olsa en fazla gizli ajan barındıran coğrafyadır.

Feda edilmeye hazır piyonların da vatanıdır Ortadoğu. Avrupa’da halklar şah iken, Ortadoğu’da halklar satranç tahtasındaki en ucuz unsur olan piyonlardır. Halklar bu coğrafyada her zaman pazarlanabilir, kiralanabilir ve hatta satılabilir bir unsur olarak görülmüştür.    

Çoğu zaman gözü kapalı piyonlar gibi ileri sürüldüler. Amaçsız ve pervasızca. Az bir propaganda ile fillerin, kalelerin, atların üzerlerine sürüldüler. Ortadoğu halkları en iyi piyonlardır. Bir çok egemen biliyor ki, Ortadoğu halkları piyonluktan vezirliğe yükselirse tüm hesaplar karışır. İsrail’in de vezirliği burada biter.

Irak, İran, Suriye, Lübnan, Türkiye, Filistin, İsrail, Afganistan …

Bu ülkelerin hepsinde aynı temel zayıflıklar var. Ulus olmaktan çok, korkuya dayalı birlik anlayışları hakim bu ülkelerde. “Dış mihraklar- iç mihraklar” felsefeleriyle yabancılaştırma ve kör bir milliyetçiliğin tohumları atıldı bu ülkelerde. Irkçılığın farklı versiyonları aşılanmaya çalışıldı.

Ben burada tek amaç görüyorum. Halkları piyonlaştırmak. Yani ucuzlaştırmak ve kolay kontrol edebilmek. 

Bence Ortadoğu’da en tehlikeli oyunlardan biri de satranç tahtasında renk değiştirmek. En radikal söylemlerle yola koyulup, en revizyonist uygulamaları sergileyenleredir sözüm. Bu renk değiştirme yeteneğini sadece Ortadoğu aktörleri için söylemiyorum. Özellikle Avrupa Ülkeleri’nin Ortadoğu için sürdürdüğü iki yüzlü politikaların açıklamasını yapmaya çalışıyorum. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da daha demokratik ve örnek alınabilecek yönetimlerden bahsediliyorken,  bu ülkelerin Avrupa dışında yaptıkları pazarlıkların ne tür acılara neden olduklarını fark etmiyorlar mı?

Gizlice satılan silahların kimleri vurduğu görülmüyor mu? Dengeler alt üst edilip “tavşana kaç, tazıya tut” dediklerinde  dökülen bu kanların sorumluluklarını hissetmiyorlar mı? Avrupa’da artık yapamadıkları savaş oyunlarını Ortadoğu’da oynamanın en rahat yoludur bu.

Peki İsrail bu satranç tahtasının neresinde? 

İsrail, sahip olduğu olanaklar ve destekler ile kendi çapında bir vezir rolü oynayabiliyor. Tabii ki bahsettiğim destekler ortadan kalkarsa, vezirlik özelliği de ortadan kalkar. Ancak bir piyon kadar da ucuz olmaz.

İsrail’in amacı bellidir. Kendisini, işgal ettiği topraklarda daim kılmak. İsrail, 1948’de bu satranç tahtasına dahil olduğu dönemden beri batı ülkeleri tarafından hep korunan bir taş olmuştu. Ancak şimdi kendi ayakları üzerinde durabilen bir aktör durumunda İsrail. Suriye’nin, Ürdün’ün ve Mısır’ın defalarca yaptığı ortak saldırılara rağmen  İsrail bu saldırıları rahatça püskürtebildi ve saldırı karşılığında daha fazla toprağı kendisine kattı. Bu Arap-İsrail savaşları, vezir ile piyonların karşı karşıya gelmesi gibiydi.

Filistin ise toprakları üzerinde kurulmuş bir İsrail ile baş başa olmasından dolayı, cehennemini her zaman yanında taşıyan bir günahkar gibi acı çekiyor. Filistin’in tek sermayesi halk iradesi ve bundan başka kaybedebilecekleri bir şey de kalmadı zaten. Bu noktada asıl önemli konu diğer Arap ülkelerinin Filistin hakkındaki duyarsızlığı. Arap-İsrail savaşlarının çıkmasının nedeni, Filistin’in savunulması değildi. Güç dengelerinin bölgedeki diğer Arap ülkelerinin aleyhine değiştirilmesiydi.   Satranç tahtasındaki zirveler ve uçurum dipleri burada daha net görülebiliyor. 200 milyonluk Arap nüfusunu barındıran devletler 4-5 milyonluk İsrail’in önünde diz çökebiliyorsa kudretler ve acizlikler açıkça meydandadır.

Kürtler ise Ortadoğu’nun en önemli aktörlerinden biri olmasından dolayı kullanılmaya ve kontrol altına alınabilmeye en çok maruz kalan halk durumundadır. Ulus-devlet ilkesini yaşatmaya çalışan her devletin önünde duvar gibi bir engeldir Kürtler.

Kürtler, Mezopotamya’nın en köklü halklarından biri olduğu için Ortadoğu tecrübelerinin, acılarının ve hesaplaşmalarının en önemli tanıklarıdır. Bölgede Kürtlerle ittifak yapan taraflar hep kazanan taraf olmuştur.

Kürtler, Ortadoğu arenasında her zaman piyon haline getirilmek istenen bir halk olmuştur. Bundan dolayı, İran Kürtleri, Türkiye Kürtleri, Irak Kürtleri ve Suriye Kürtleri kendi ülkelerinde her zaman bir “koz” olarak görülmüşlerdir. Özellikle çıkar hesapları yapan Avrupa ülkeleri ve ABD bu anlayışla hareket eden devletlerin başındadır. ABD’nin Irak’ta Kürtleri desteklemesi ve onlarla “ittifak” geliştirmesi yine aynı anlayışın ürünüdür. Avrupa ve ABD, Kürtlerin kara kaşına, kara gözüne hayran değildir. Her an dengeler değişebilir ve Irak Kürtleri tek başlarına bırakılıp çevre ülkelerin saldırılarına maruz kalabilir. Tıpkı 1990’ların başlarında ABD’nin Kürtleri Saddamla baş başa bıraktığı gibi…

Sırtını ABD’ye dayayan Kürtlerin feda edilmeye değecek bir unsur olması  için daha iyi çıkarların oluşması gerekmektedir. Bu noktada çevre ülkelerin batıya tavizleri artacaktır. Bu bir pazarlık sürecidir ve en büyük tavizleri verenler Kürtlere saldırmak için gerekli izni almış olacaktır.

Açık arttırma devam ediyor…

İran Kürtleri için de aynı durum geçerli. Ancak koşulların oluşması için İran-Kürt ilişkilerinin netleşmesi gerekiyor. Eğer İran kendi Kürtleri ile barışırsa Ortadoğu’nun ateş çemberinden uzaklaşmış olacak. Diğer yandan sahip olduğu enerji potansiyeli ile de bölgenin tek bağımsız ülkesi haline gelebilecek ve Ortadoğu’nun veziri olabilecek. Kısacası İçte siyasal istikrarı sağlamış bir İran’ın oluşması için Kürtler ve Acemler ile tüm sorunlarını çözmesi şarttır. Yoksa İran’da, Irak’ın kaderini paylaşmaya aday bir ülke olabilir.

Türkiye ise sahip olduğu potansiyelini kullanmayı beceremediğinden ve iç politika çıkarları için enerjisini heba etmekten dolayı, bölgede etkisiz bir unsur olarak görülüyor Ortadoğu’da ve Balkanlarda.  Dış politika’da attığı her hamlede , diğer devletler Türkiye’nin zayıflıklarını kullanabiliyorlar. Bu zayıflıkları koz gibi kullanıp, Türkiye’den tavizler alabiliyorlar.

“Ver Kıbrıs’ı, al Kürtleri”, “Ver Ermeni soykırımını, al Avrupa Birliği’ni” , “Ver Ege kıta sahanlığını, al İnsan hakları ihlallerini” , “Ver kamu işletmelerini, al IMF kredilerini”, “Ver Kerkük’ü, al enerji boru hattını”…

Bu pazarlıkların doğmasının tek sebebi Türkiye’nin kendi zayıflıklarıdır. Türkiye tribünlerine oynayıp milliyetçiliğini pazarlamaya devam eder, iç barışa yönelik adım atmazsa, dış politikada da kendi kaynaklarını ve uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını teker teker satmaya başlar. Süreç başladı ve pazarlıklar dahilinde tavizler de başladı. 

Türkiye Kürtlerle ve iç tehdit olarak gördüğü diğer sol kesimlerle barışma yolunu seçer ve iç  politikada istikrarını bu yönde sağlarsa, zaten insan hakları ihlalleri, Kürt sorunu, Kerkük Sorunu, Ermeni Soykırımı Yasa Tasarıları ve enerji nakil hatları konusundaki  pazarlık etme zayıflıklarını gidermiş olacak ve Ortadoğu’nun en etkili veziri durumuna gelebilecektir. Bu noktadan güç alarak etkili dış politikalar geliştirilirse avantaj Ortadoğu halkları lehine olur. Bölgede istikrarın sağlanması ile Türkiye ciddi bir siyasal ve ekonomik merkez haline gelir. İşte Ortadoğu’da piyonluktan gerçek vezirliğe ulaşmanın formülü de buradadır;. Barışta ve bağımsızlıkta.


Evren Çevik