Laik Müslümanlar, Şeriatçı Müslümanlar ve “Diğerleri”


Evren Çevik
28/05/2008

AKP Hükümeti’nin yaklaşık 6 yıllık iktidar dönemi boyunca iç politika gündemini işgal eden din olgusunun “türban” boyutu, gerek muhalefetin gerekse de diğer tüzel/özerk kuruluşların muhalif veya eleştirel yaklaşımlarıyla daha da içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Sorunun sadece türban olmadığı açıktır. Türban sadece öne çıkarılmış bir mücadele alanı haline getirilmiştir. Sorunun aslı İslam’ın kendisi de değildir. Sorun, amaca yönelik analiz edilirse; asıl mevzunun devlet’in ve toplumun “şekillendirilmesi” sorunu olduğu iddia edilebilir. 
 
Burada “suçlu kim?” sorusunu sormak yerine “nasıl bir devlet?” sorusunun sorulmasının daha verimli olacağını düşünmekteyim. Keza, hiçbir “taraf” veya “tarafsız”, tamamen suçlu veya suçsuz değildir. Konuyu sosyo-politik bir yaklaşımla ele alırsak rollerin paylaşıldığı bir toplumsal düzen içerisinde mevcut hukuk sistemi de dahil olmak üzere herkesin sadece “kendi açısından” ve yetkileri çerçevesinde devleti şekillendirmeye veya yönlendirmeye çalıştığını görebilmekteyiz. Güçler ayrılığı ilkesinin anayasa garantisi altına alınmış olmasına rağmen çeşitli devlet kademelerinin, dine olan yaklaşımlar konusunda aldıkları “tedbirler” ve basına yansıtılan söylemler gerilimi tırmandırmakla birlikte, siyasal istikrarsızlığa da zemin hazırlamaktadır. Nitekim, malûm kapatma davasının sebeplerinin başında da “dini yaklaşımlar” öncelikli  rol oynamaktadır.

Nüfus cüzdanlarına bakıldığında Türkiye’nin %99,5’inin “dini” kısmında “İslam” yazıldığı herkesçe bilinen bir durumdur. Çoğunluğu oluşturan “tescilli” Müslümanlar ise bir çeşit ideolojik ayrım içerisindedir. Yani sağcılık, solculuk, orta yolculuk, İslamcılık, Kürtçülük, Türkçülük, vs. kavramlarının da üzerinde bulunan bir ayrım daha bulunmaktadır; “İslam’ın devlet ve toplum içindeki yeri” ayrımı. (Diğer dinleri de bu konuya dahil etmemek için “din”  ifadesini kullanmıyorum.) İslam’ın çok mezhepli bir inanç haline gelmesinin nedenlerinden birini de iktidar mücadeleleri ve çok boyutlu toplumsal farklılıklar oluşturmaktadır. Türkiye’nin “egemen mezhebi” haline gelen Sünnilik de, Türkiye’yi Laiklik ilkesine rağmen şekillendirmiştir. Türkiye’de azımsanmayacak ölçüde Sünni olmayan yurttaşlar, eğitim müfredatında Sünniliği merkez alan “din ve ahlak dersi“ almak zorundaydı. Halen bu konuda bir çözüme de ulaşılamamıştır. Günümüze kadar bu adaletsizlik konusunda adım atmayan kesimler, AKP iktidarı döneminde pek de derinlemesine olmayan bir tartışmayı tırmandırmaya başladılar. Sağlıksız bir şekilde yürütülen bu tartışma, Türkiye’ye özgü bir kutuplaşmayı ortaya çıkardı; Laik Müslümanlar, Şeriatçı Müslümanlar ve “Diğerleri”.

“Laik Müslüman” ifadesi, kendi içinde birden çok anlam barındırmakla birlikte bu anlayışı savunanlar yeri gelmedikçe veya zorunluluk hissetmedikçe salt “Müslüman’ım” ifadesini kullanmamışlardır ve kullanmazlar. Ancak Laik olduklarını her fırsatta - hatta lüzumsuz durumlarda bile - öne sürmektedirler. Bu davranış son dönemlerde bir refleks halini almıştır. Başta ordu olmak üzere devlet kademelerinin önemli bir kısmında hakim olan bu anlayış “resmi ideoloji’nin bir parçası” olarak ve Kemalizm perspektifine dayandırılarak bir amaç değil de güç mücadelesi içerisinde bir araç olarak kullanılmaya uygun görülmüştür.   

“Şeriatçı Müslüman” ifadesi ise İran İslam Cumhuriyeti’nin ve Suudi Arabistan Krallığı’nın tersine Türkiye’de bir hayaleti andırmaktadır. Çünkü bu yaklaşımda olan veya bu yaklaşıma yakın kesimler, belli dönemlerde, devlet kademelerinde ve bölgelerde yükselişe geçebilen ancak medya etkisiyle gelen refleksleşmiş tepkiler sonucu geri adım atarak sabırla bir sonraki fırsatı yakalayana kadar kuluçkaya yatmayı tercih eden bir taktik uygulamaktadır. Laikliği savunan kesimin tersine bu kesim, Müslümanlık kimliğini ön planda tutmakla birlikte “şeriatçı” perspektifini saklamak zorunluluğunu da hisseder. Özellikle yakın geçmişimizin eski iktidarı olan  Refah Partisi’nden itibaren “Milli Görüş” çizgisi ve benzer örgütlenmeler 28 Şubat gibi her yönüyle pozitif olmayan “light darbelere” veya gizli/açık ültimatomlara maruz kalmışlardır. Refah Partisi’nden sonra AKP’nin de iktidar olmasına rağmen devleti, çeşitli girişimlere rağmen kontrol etmeye muktedir olamaması, mevcut güç mücadelesinin bir tali sonucudur.

“Diğerleri” sınıfına girebilecek çok sayıda sosyal ve siyasal kesim bulunmaktadır. Bu kesimler kendilerini bu güç mücadelesi içerisinden soyutlamaya çalışmaktadırlar. Gerek dini hassasiyetleri olmakla birlikte şeriat sisteminin mevcut küresel ve bölgesel sistemde yeri olmadığını düşünen bireyler ve düşünce gruplarının varlığına rağmen belirgin ve etkin bir güce ulaşamamışlardır. Diğer yandan İslam’ı siyasal ve/veya metafizik boyutuyla benimsemeyen ancak mevcut düzende laikliğin de tek başına ülke gerçekleriyle uyuşmadığını ifade eden kesimler bulunmaktadır. “Diğerleri” kesimi, çözüm sunmaktan çok, nasıl bir yapının olmaması gerektiği üzerinde durmaktadırlar. Kısacası dağınık, nötr ve çözüm odaklı olmayan bir niteliğe girmiştir “diğerleri”. Bundan dolayı, zaman zaman bireysel bazda çıkışlar gündemde yer alsa da, asıl güç mücadelesinin aktörleri olan “şeriatçı Müslümanlar” ile “Laik Müslümanlar” karşısında sesleri pek “baskın” olamamıştır.

Görülen sahnede hem laik Müslümanlar, hem de şeriat yanlısı Müslümanlar mevcut kutuplaşmadan hoşnut izlenimi vermektedirler. Kutuplaşmada en çok kullanılan yöntem yerli veya yersiz suçlamalar olmuştur. Hükümet içinde bulunan ancak şeriat yanlısı olmadığını defalarca açıklama zorunluluğunu hisseden kabine üyeleri ve AKP millet vekilleri, tabanlarını da korumak için elinden gelen adımları da atmaya çalışmaktadır. Örneğin imam hatip liselerinin önünün açılması, üniversitelerde türbanın serbest hale getirilmesi, “yeşil sermaye”nin bir şekilde desteklenmesi, kadrolaşmanın sistematik hale getirilmesi ve daha bir çok örgütsel/kitlesel çıkarın hayata geçirilmesinde her fırsattan istifade edilmiştir. Bu durum, “egemen ideoloji” yandaşlarını harekete geçirmiştir ve uygulamaya konulan düzenlemelerde en sert muhalefeti yürütmeye çalışmışlardır. Ancak muhalefeti yürütürken kullandıkları argümanlar, çözümden çok çözümsüzlük getirmiştir. Yani yanlış bir taktik uygulanmıştır. Bundan dolayı AKP’nin temsiliyet gücü, ters tepki oyları nedeniyle 22 Temmuz seçimlerinde tavan yapmıştır. AKP’ye karşı gelişen “olumsuz tepki” oyları da CHP’de toplanmıştır. Ancak bu tepki oylarının süreklileşmesi durumunda sağlıklı bir siyasal ve demokratik ortam geliştirilemeyecektir. Çünkü, tepki oyları, uzlaşma kültürünü köreltmektedir.

Sonuç olarak her iki paradigmanın da geliştirmiş olduğu siyasal süreç içerisinde “diğerleri” erime tehlikesi içerisindedir. Alternatif olmaları gerekirken, giderek kendilerini - istemeyerek de olsa - marjinalleştirmeleri çok ciddi bir siyasal boşluk meydana getirecektir. Bundan dolayı “nasıl bir devlet?” sorusuna gerçekçi bir cevap bulmaları ve bu cevabı yaşama kavuşturacak dinamizmi kazanmaları gerekmektedir. İster birleşerek, isterse de bir birbirlerini birleştirerek ama mutlaka özgünlükleriyle bir arada olarak mevcut kısır güç mücadelesini kutuplaşma ekseninden çıkarmaları, ülkemizin geleceği için zaruridir.  

evren@globalsiyaset.com
                      


Evren Çevik