Bağlı sendikalarıyla KESK’e bir öneri


Feyzullah Ertuğrul*
17/05/2008


Sendikamız Eğitim Sen’in 3. Olağan Genel Kurulu ne acıdır ki devletin karanlığından ileri gelen 1 Mayıs olaylarının gölgesinde tamamlandı. Bu olaylar, Türkiye’de devletin demokratik olmadığının en çarpıcı göstergelerinden biridir. Nasıl olmasın ki, Avrupa’da olduğu gibi polislerin, askerlerin bile sendikal haklarını kullanmaları gerektiğini savunan sivil toplum örgütleri; sendikaları, siyasal partileri, meslek kuruluşları ve dernekleriyle polislerin dayaklarına, tazyikli sularına, gaz bombalarına hedef olmuşlar, onların üyeleri ölümün eşiğinden dönmüşlerdir.

Bu duruma yol açan; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen işçilere (ve dolaylı biçimde onları haklı bulan herkese de) devlet adına “ayaktakımı” anlamında bir benzetmede bulunan Başbakan’ın simgelediği siyasal kimliktir ya da bu kimliğin siyasal erkteki partisidir.

Bir düşünelim; o Başbakan’ı, o partiyi bağrından çıkararak devlet katına yükselten sivil toplumdur. Sivil toplum elbette ki 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasını isteyen, onaylayan örgütlerden ibaret değildir. Ama isteyen ve onaylayanlar arasında hiç kuşkusuz AKP’ye oy verenler de vardır.

Burada şunu da vurgulamalıyım: 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması ve tatil sayılması gerektiğini savunan bizler, bu olayla bir kez daha görülmüştür ki sivil toplumda güç yitimine uğramışızdır. O nedenle en yaşamsal ve en ivedilikle çözüm bekleyen sorunumuz, hem kuramsal ve hem de sayısal varlığımızla sivil toplumda ağırlık ve çoğunluk oluşturabilmek; oradan demokratik, laik ve sosyal hukuk devletine yaraşır bir parlamentoya ve siyasal erke ulaşabilmektir.

Ama bir ideolojik alan olan sivil toplumda kuramsal, hegemonik varlığımızı gereğince, yeterince oluşturmadan sayı gücümüzün yeterince oluşamayacağını, dolayısıyla bu amaca asla ulaşamayacağımızı hiç unutmadan!.. Türkiye’de devletin demokratik olmadığının örnekleri ne acıdır ki bol bol vardır. Onlardan epeycesi kamu emekçilerinin sendikal haklarıyla ilgilidir:

1951’de ILO’nun 98 sayılı sözleşmesini onaylamakla memurlara da toplusözleşme hakkı tanıyacağına söz vermiş olan devlet, yarım yüzyılı aşan bir süredir bu sözünü yerine getirmemiştir. 1953’te onayladığı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nden ileri gelen sendika hakkı konusundaki yükümlülüğünü ise işçi-memur ayrımcılığını sürdürerek bir sendika yasası ile 12 yıl sonra yerine getirmiş (1965), ama yasaklarla dolu bu sendika hakkını bile 1971’de geri almıştır. 1980’de TÖB-DER’i kapatarak eğitim emekçilerini de bir karabasan ortamına sürüklemiştir. Onlarsa bu zifiri karanlığı ancak 10 yıl sonra EĞİT-DER’le aşarak, yalnız kendilerine değil tüm kamu emekçilerine sendika yolunu açmışlardır.

‘90’lı yıllar; kamu emekçilerinin, yalnız toplusözleşme ve grev haklarını değil şaşılası bir biçimde sendikaları ile sendika hakkını kullanabilmek için bile devletin baskılarını göğüslemek zorunda bırakıldıkları yıllardır. Onların yolları aşındıran, alanlara sığmayan “fiili ve meşru” savaşımlarıyladır ki devlet, 1993’te ILO’nun grev hakkı içeren 87 sayılı sözleşmesini onaylamak, 1995’te Anayasa’nın 53. maddesine sendika ve toplu görüşme hakkını eklemek zorunda kalmıştır. Ne var ki yine işçi-memur ayrımına dayalı ve yine yasaklarla dolu bu avutmalık Anayasal sendika hakkının kullanımını bile devlet 2001’de çıkardığı Sendika Yasası’na değin (4688) 6 yıl ertelemiştir.

Konfederasyonumuz KESK’in ve aralarında sendikamız Eğitim Sen’ih de bulunduğu KESK’e bağlı kamu emekçileri sendikalarımızın savaşımları sonucundadır ki devlet, 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesine, onaylanmış uluslararası sözleşmelerin ulusal yasalardan, hatta Anayasa’dan bile üstün olduğunu tartışmasız hale getiren bir ekleme yapmak zorunda kalmış; böylece ILO 98’le toplusözleşme hakkı, ILO 87 ile de grev hakkı tartışma götürmez bir biçimde kullanıma açılmıştır.

Demek ki bir Anayasal hak olan toplusözleşme ve grev haklarının kullanımına yaramayan Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası, Anayasa’ya ve onaylanmış uluslararası sözleşmelere aykırı olarak 4 yıldan bu yana kamu emekçileri sendikalarına havanda su dövme aracı olarak dayatılmaktadır.

Bu durum Tüm Bel-Sen ve Yapı-Yol Sen’le ilgili AHİM kararlarında çok açık olarak görülebilmekte; bu kararlar toplusözleşme ve grev haklarının kullanımı için konfederasyonumuz KESK’le bağlı sendikalarımızın elinde mutlaka dayanılması gereken çok değerli bir “emsal” olarak durmaktadır.

KESK ve bağlı sendikalarımızın 2006 ve 2007’den beri var olan ama kullanılmayan bu olanağa da dayanarak, “Haydi Toplu Görüşmeden Toplusözleşmeye” belgisiyle grev eylemleri sürecine geçmelerini, bu eylemleri Sendika Yasası toplusözleşme hakkını kapsayıncaya değin değişik biçim ve yöntemlerle, yani kamuoyunda asla usanma duygusu uyandırmadan, ilgi ve destek düzeyini düşürmeden ısrarla yinelemelerini, greve hazırlık ortamını oluşturma çabalarına KESK’in önümüzdeki genel kurulunun hemen ardından başlamalarını, “Müktesep hak” ya da “ILO 98 ve 87’ye aykırılık” davası niteliğinde şimdiden yargı sürecini başlatmalarını, gerektiğinde bu süreci AHİM’e değin götürmelerini öneriyorum. (**)

Geçmişte toplusözleşme hakkının yasalaşmasına az kala kamu emekçilerini toplu görüşme aldatmacasına yönlendiren öteki konfederasyonlarla değil, ancak ve ancak KESK’e bağlı özgürlükçü sendikalarımızla bu savaşımın utkuya vardırılabileceğine inanıyorum ve bu sendikalarda bulunan özgürlükçü arkadaşlarımızın, farklı anlayışlardan olsalar da yan yana değil, ondan da öte can cana, hayranlık uyandıran eylemlerle bunu başaracaklarına güveniyorum.

(*) TÖS ve EĞİT-DER eski Genel Başkanı

(**) Grev eylemi buna benzer başka belgilerle de adlandırılabilir. Örneğin: “Haydi Toplusözleşmeye!”, “Toplu Görüşmeye ya da Havanda Su Dövmeye Hayır!”, “Toplu Görüşme Değil Toplusözleşme!” gibi…


Kaynak: Evrensel Gazetesi