Solda yeni gündem, eski tartışmalar - Liberal sol - Sosyalist sol
Meryem Koray
27/08/2008
Türkiye’de sol tartışmalar AKP ve Ergenekon vesilesi ile yine yoğunlaştı. Aslında soldaki tartışmalarının hiç bitmediği de, Türkiye’ye özgü sorunların sol duruşların birbirlerinden farklılıklarını ve karşılıklı eleştirilerini ortaya koymalarına vesile olduğu da söylenebilir. Kuşkusuz Sungur Savran’ın belirttiği gibi Türkiye’de birçok sol var ve bunların Türkiye üzerine de, dünya üzerine de analizleri birbirinden farklı. Yine de bırakınız solu, bir parça demokrasi kaygısı duyanlar için bile darbe girişimleri veya bu yöndeki örgütlenmelere karşı olmamak düşünülemez. Ancak burada bir sorunun sorulması da gerekli; solu Türkiye’deki konjonktürel meselelerdeki duruşla tanımlamaya çalışmak gayreti niye. Kuşkusuz böyle heyecanlı davalara bakarak solda ayar yapmak liberal yaklaşımların çok hoşuna gidebilir; ancak bu sorgulamanın bırakınız sol adına, demokrasi adına da pek fazla anlamı olacağı düşünülemez. Kuşkusuz Türkiye’ye özgü meseleleri tartışmak, bunlar karşısında bir duruş almak gerekli; ancak bunlar solu sol yapan referanslar değil; solun demokrasi içindeki rolü de buralardan çıkmaz.
Küreselleşme sonrası tüm dünyada solun anlam kaybı veya kayması yaşadığı biliniyor; kavramsal ve politik duruş açısından yaşanılan kargaşa sosyalist sol için olduğu gibi demokratik solda da geçerli. Türkiye’de bu kargaşadan nasibini alırken, demokratik sol adına elimizde ya ulusalcı-devletçi kanat, ya da bireyci-liberal yeni sol arayışların kaldığını görüyoruz. Oysa her ikisini de “solda” saymak o kadar kolay değil.
Bu bağlamda Türkiye’de demokratik solun geçmişte olduğu gibi bugün de siyaseten anlaşıldığı ve temsil edildiğinden söz edebilmek zor görünüyor. Bir kanadı laiklik ve devlet üzerinde odaklanırken, ötekisi liberal anlamda insan hakları, hukuk devleti ve demokrasiden öteye gidememekte, ya da sistemden azade olarak değerlendirdiği sosyal sorunlara karşı bir parça sorumluluk üstlenilmesini sol için yeter saymakta. Oysa, ne emperyalizme karşı olarak ulusalcı-korumacı politikalar üzerinde durmak, ne de temel hak ve özgürlükleri esas alarak siyasal eşitlik temelinde çoğulcu-katılımcı bir demokrasi anlayışını öne çıkarmak sol olmak için yeterli. Türkiye’de bir derdimiz de kavramların kirlenmesi olduğundan, sol adına konulan etiketlerde de bir temizlik yapmak gerektiğini düşünmekte yarar var.
Kuşkusuz demokratik sol, sosyalizmle liberalizmin kırmasıdır; bu melezlik nedeniyle de çok farklı karışımlar ortaya çıkabilir. Yine de jenerik anlamda ‘sol’ bir yaklaşımdan söz edilecekse, emek-sermaye karşıtlığından yola çıkmak ve demokrasiyi en başta bu karşıtlığı çözecek bir araç olarak düşünmek kaçınılmaz görünüyor. Oysa Türkiye’de solun bu konulardaki yetersizliğini, ya da sessizliğini görmemek mümkün değil. Hadi Marksist sol demokrasinin bu işlevine inanmıyor, biliyoruz. Ancak liberal sol da siyasete ve demokrasiye böyle bir işlev yüklemiyor; devletçi-ulusalcı sol ise, çok zaman siyaset ve demokrasinin bu toplum için yapıldığının unutmuş durumda.
Oysa bırakınız solda olmayı, yalnız demokrasi ve özgürlük kaygısıyla yola çıkılsa bile bu ülkede emeğin güçsüzlüğü ve bu nedenle demokrasinin aksayan ayağının unutulması mümkün değil. Güç ilişkilerinin çalışan ve çalışamayan yoksullar için bu kadar bozuk olduğu bir toplumdan, yalnız adalet değil demokrasi çıkmayacağının bilinmesi gerekmez mi? Ya da katılımcı demokrasi ve sivil toplumun öneminden söz edilirken, güçlü bir sivil toplumun önemli çıkar gruplarının örgütlenmesi ve siyasallaşması ile var olacağı, bu bağlamda emeğin toplumsal ve siyasal anlamda güçlenemediği bir toplumda bölük pörçük sivil toplum örgütleriyle bırakınız katılımcı demokrasinin, egemen güçler demokrasisinden! başka bir şeyin hayata geçemeyeceği unutulabilir mi? Bu ülkede demokrasiyi tartışanlar solu, solu tartışanlar demokrasiyi bir kenara koyarken, işte bunu unutmaktalar. Bu anlamda siyasal demokrasinin bir kavram, yapılanma ve işleyiş olarak anlamlı ve değerli olması için de, yalnız siyasal değil sosyal eşitlik ve demokrasinin gerçekleşmesi açısından da işlevsel olması gerekmekte.
Kısacası yalnız sol adına değil demokrasi adına da kaygı duyuluyorsa tüm farklılıklar gibi emek-sermaye farklılığına bağlı olarak yapılanmış, bunu siyasete aktarabilmiş bir demokratik yapılanmaya ihtiyaç varken, Türkiye’de bunu reddetmese de yok sayan bir siyasal anlayış hâkim ve haklılaştırılmakta da. Liberal yaklaşımların çokça ve ağır biçimde eleştirdiği Cumhuriyet’in kuruluşunda benimsenmiş ‘sınıfsız-imtiyazsız’ toplum teranesinin bugün de açık ve gizli biçimde sürdürüldüğünü, siyasetin bu anlayış üzerine yapılandığını, gelmiş-geçmiş siyasal partilerin çoğunun bu anlayışın sürdürülmesine katkıda bulunduğunu görmemek mümkün mü? Bu siyasal anlayışa göre, bizim mağdurlarımız Kürtler, azınlıklar, dindarlar olabilir; fakat emekçiler olamaz. İşsizlik, yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlikler gibi sorunlar vardır; fakat bunları, hem sistemden bağımsız sorunlar olarak görmek gerekir hem de tüm partiler bu sorunların çaresidirler. .
Emekçi söylem ve toplum
Hadi sağ partilerin bu aldatmacasını anladık; peki, liberal solun en az azınlıkların haklarından söz etmek kadar emeğin temsil edilemeyişinden söz etmeyişi, ya da emek-sermaye karşıtlığı üzerinden değil de vatandaş-devlet karşıtlığı üzerinden siyaset yapmayı yeğlemesine ne anlam verelim? Örneğin bu yaklaşımı, Türkiye’deki sınıfsal ayrışmanın farklılığı veya kimlik siyasetinin öne çıkması gibi nedenlerle haklılaştırılabilir miyiz? Ya da, Türkiye’deki sosyo-ekonomik yapı ile sol-sosyalizm arasında öyle bir kan uyuşmazlığı var ki, sol adına bir şeylerin var olması için sol içerik yerine sol cilâyla yetinilmek durumunda diye mi düşünelim? Bu kadar ‘esnaf’ bir toplumda milliyetçilik, muhafazakârlık, dindarlığın işe yaradığı, emekçi söylemin ‘garibanları’ bile ilgilendirmediği iyi anlaşılmış; ya da küresel gerçeklik dersine iyi çalışılmış olup, emek-sermaye çatışması gibi bir ezberin! bozulması ihtiyacı mı öne çıkmış diyelim? Tüm bunlar veya başkaları geçerli olabilir; ancak bu duruş ne sol olmak, ne de Türkiye’de solu yükseltmek için yeterli görünüyor. Bu nedenle kavram temizliği, hakiki bir yüz kazanmak açısından da gerekli.
Ve bırakalım, sosyalist sol gibi demokratik solda yeniden kendi varoluş alanını, söylemini ve politikasını yaratsın. Çünkü, bilinenleri yinelemek gereksiz ama, günümüzde emek-sermaye karşıtlığı kapitalizmin artan gücüne bağlı olarak daha da büyümüş durumda ve bu karşıtlık üzerinden politika yapılmasına ihtiyaç var. Kuşkusuz emek ve sermaye gibi kavramlara da, aralarındaki karşıtlığa da günümüz gelişmeleri doğrultusunda yeni anlamlar yüklemek gerek. Örneğin sermayenin hegemonyası gibi teknolojik gelişmelerin anlamı ve sonuçları da, emeğin değersizleşmesi ve güçsüzleşmesi gibi insan eseri olan verimliliğin teknolojik verimlilik olarak görülmesi de, artan verimlikten emeğe düşen payın işsizlik ve güvensizlik olmasının da daha fazla sorgulanmasına ihtiyaç var.
Kapitalist değerler sorgulanmalı
Kısaca, daha hızlı büyüme, daha çok ve verimli çalışma, sonu gelmeyen zenginlik beklentisi gibi kapitalist hegemonyanın hem sonucu hem güvencesi konumunda olan kavramların ve değerlerin hegemonyası da sorgulanmalı. Küreselleşen kapitalizmin ille de topla, tüfekle hüküm sürmediği, -gerçi bu yanı da eksik değil, -ancak bilgi ve kültürel emperyalizm yoluyla askeri ve siyasal emperyalizmden daha güçlü olduğunu unutmak mümkün değil Ve ne yazık ki, bu talan imparatorluğu şimdi insanlık ve yeryüzü için en büyük tehdidin kendisi olduğunun görülmesine izin vermediği gibi, tüketici yanıyla ele geçirdiği bireyleri de en büyük müttefiki yapmakta. Bu nedenle insan eseri olduğu bilinen küresel ısınmanın gerçekçi biçimde önlenmesi için durdurulamayan büyüme ve sonu görülmeyen zenginlik anlayışının gözden geçirilmesine ihtiyaç varken, çevreci endüstri ve ürünler gibi yeni piyasalar yaratılması çare olarak sunulmaktadır.
Dolaysıyla sol için bu çatışmaları konuşmak, solu da buralarda aramak gerekiyor. Bugün emek farklıdır; mücadele yolu devrim değil Wallerstein’ın dediği gibi demokrasidir; bireyin önemi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi liberal değerlerden vazgeçilemez; sosyal politikalar cinsiyet, kimlik ve farklılık istemlerine de yanıt vermelidir gibi saptamalar yapabilirsiniz; çoğu da yerindedir. Ancak en basitiyle söylersek, kimliğimiz, bireyselliğimiz, özgürlüğümüz hâlâ ne ile ve nasıl geçindiğimize büyük ölçüde bağlı ve emek geliri ile sermaye geliri arasındaki farklar ne miktar, ne nitelik, ne güvence açısından azalmış değil. Bu nedenle sol için kendini emek-sermaye çatışması üzerinden tanımlamak hâlâ esas, demokrasiye buradan işlev kazandırmak da en temel mesele.
Kaynak: Kuyerel


Meryem Koray