Uluslararası Af Örgütü 2006 Türkiye Raporu
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
CUMHURBAŞKANI: Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKAN: Recep Tayyip Erdoğan
ÖLÜM CEZASI: tüm suçlar için kaldırıldı
ULUSLARARASI CEZA MAHKEMESİ: imzalamadı

BM KADIN HAKLARI SÖZLEŞMESİ VE SEÇMELİ PROTOKOLÜ: taraf

Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili müzakereleri resmen başlattı. 2005 yılında Türkiye yasalarını uluslararası standartlarla uyumlu hale getirmeyi amaçlayan yasaların pratikte uygulanma sürecinde yavaşlama görüldü. Yasalar temel hakların kullanılmasına dair kısıtlamalar içeriyor. Yeni Türk Ceza Yasası’nın yürürlüğe girmesinden sonra, belli konularla ilgili karşıt görüşlerini barışçıl olarak ifade edenler cezai kovuşturma ve yaptırımlarla karşılaştı. İşkence ve kötü muamele uygulandığına dair bilgiler gelmeye devam etti; özellikle adi suçlar nedeniyle gözaltına alınanlar risk altında. Kolluk kuvvetleri, gösterilerde görev yaparken aşırı güç kullanmaya devam etti; Kasım ayında dört gösterici silahla öldürüldü. Bu tür olaylarla ilgili soruşturmalar yetersizdi ve ihlallerden sorumlu olan kolluk mensupları nadiren adalet önüne çıkarıldı. Ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde, Türk güvenlik güçleriyle PKK arasındaki silahlı çatışmaların artması bağlamında insan haklarının durumu kötüye gitti.

Arka plan Bilgisi
Haziran ayında yeni Türk Ceza Yasası (TCY), Ceza Muhakemeleri Yasası ve Ceza İnfaz Yasası (CİY) yürürlüğe girdi. Yasalarda, örneğin TCY’da kadına yönelik şiddete karşı daha fazla koruma gibi, olumlu noktalar vardı. Ancak, özellikle TCY’nda ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı maddeler yer alıyordu. Türkiye’deki insan hakları savunucuları CİY’nde yer alan cezalandırma sistemine de itirazlarını dile getirdi. Yıl sonunda yeni bir Terörle Mücadele Yasası taslağı meclis alt komisyonunda görüşülmeye başlandı; daha önceki taslaklar insan hakları gruplarınca eleştirilmişti.

Türkiye Eylül ayında İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlıkdışı veya Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya karşı BM Sözleşmesi’nin Seçmeli Protokolünü imzaladı.

Ekim ayında AB Bakanlar Konseyi Türkiye’nin AB adaylık müzakerelerini resmen başlattı.

İfade özgürlüğü
İfade özgürlüğünü kısıtlayıcı unsurlar içeren çok sayıda yasa yürürlükte kaldı. Bu yasalar nedeniyle kamusal hayatın birçok alanıyla ilgili görüşlerini barışçıl yolla ifade eden kişiler kovuşturmaya uğradı. Kovuşturma ve karar verme sürecine bakıldığında savcı ve hakimlerin uluslararası insan hakları hukukuna yeterince hakim olmadığı görüldü. Bazı olaylarda, üst düzey hükümet görevlilerinin yorumları muhalif görüşlere tahammülsüzlüklerini gösterdi ve bu görüşler kovuşturmayı etkilemiş göründü.
Haziran ayında eski ceza yasasının 159. maddesinin yerine, Türklüğü, devletin temeli ve kurumlarını aşağılamakla ilgili 301.madde yürürlüğe girdi. 159 ve 301. maddeler çeşitli eleştirel görüşleri hedef almak için sık sık keyfi olarak kullanıldı. Gazeteciler, yazarlar, yayıncılar, insan hakları savunucuları ve akademisyenler bu yasa maddesince kovuşturmaya uğradı. Bu kişiler arasında gazeteci Hrant Dink, yazar Orhan Pamuk, Mazlum-Der Başkan Yardımcısı Şehmus Ülek ve akademisyenler Baskın Oran ile İbrahim Kaboğlu da bulunuyordu.
Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılması planlanan Osmanlı’nın son döneminde Ermeniler’in tarihsel durumu ile ilgili uluslararası bir akademik konferans, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in bu girişimi vatan hainliği olarak tanımlayarak akademik özgürlüğe meydan okuduğu yorumların ardından ertelendi. Konferans daha sonra Eylül ayında Bilgi Üniversitesi’nde yapıldı. Ancak Aralık ayında, konferansın engellenmesi için yapılanlarla ilgili yazılar yazan beş gazeteci hakkında yasal süreç başlatıldı.

İfade özgürlüğüyle ilgili bir diğer kısıtlama ise kamusal alanda azınlık dillerinin kullanılması üzerindeki geniş baskılardı. Kürtçe konuştuğu ya da tek bir Kürtçe kelime söylediği için sık sık Siyasi Partiler Yasası’nın 81. maddesinden kovuşturma açıldı.

Mayıs ayında Yargıtay, tüzüğünde “anadilde eğitim” hakkını savunduğu için Anayasa’nın 3. ve 42. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle Eğitim-Sen’in kapatılması yönünde karar verdi. Bu maddeler Türkçe’den başka anadilde eğitim yapılamayacağını vurgulayan maddelerdir. Eğitim Sen kapatılmamak için daha sonra bu maddeyi tüzüğünden kaldırdı.

Ekim ayında savcı Diyarbakır Kürt Derneği’nin (Kürd-Der) tamamen kapatılması için bir dava açtı. Gerekçeler arasında derneğin isminde ve tüzüğünde Kürt kelimesinin “Türkçe olmayan” yazılması ve dernek tüzüğünde Kürt dilinde eğitimi savunduğu yer alıyordu. Dernek daha önce isminde ve tüzüğündeki ihtilaflı unsurları düzeltmesi için uyarılmıştı.
Basın Yasası’nın yargı sürecindeki davalarla ilgili haber yapmayla ilgili kısıtlama yapan maddeler keyfi olarak ve gazetecilerin insan hakları ihlallerini bağımsız olarak araştırmasını ve açıkça yorum yapmasını engelleyecek biçimde kullanıldı. Aynı yasalar insan hakları savunucularını engellemek için de kullanıldı.

Bir grupla birlikte Ahmet Kaymaz ve Uğur Kaymaz ile ilgili yazdıkları raporla bağlantılı olarak İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi Başkanı Selahattin Demirtaş ile İHD Bölge Temsilcisi Mihdi Perinçek ile ilgili soruşturma başlatıldı. İddianamede, raporun Basın Yasası’nın 19. maddesini ihlal ettiği, öldürmelerle ilgili savcının hazırlık soruşturmasını zayıflattığı iddia ediliyordu. Oysa yazarların, mahkeme kararı ve güvenlik sebebiyle dava dosyasına erişimi mümkün değildi. Bu iki kişi hakkındaki davanın ilk duruşması Temmuz ayında başladı.

İşkence ve kötü muamele
Kanun adamlarının hala yasal gözaltı ve soruşturma usullerini izlemedikleri ve savcıların da kanun uygulayıcılarının usullere uymasını sağlamadıkları birçok olaya dair bilgi geldi. Ayrıca polis göstericilere karşı aşırı güç kullandı, özellikle solcuları, DEHAP yandaşlarını, öğrencileri ve sendikacıları hedef aldı. (Bkz. Şüpheli koşullar altında öldürmeler başlığı) Özellikle gösteriler sırasında kötü muamele uygulandığını iddia edenler yakalanmaya karşı mukavemet göstermekle suçlandı ve yaralarının polisin zapt etmeye çalışması sırasında olduğu öne sürüldü.

Ekim ayında Ordu’da yaşları 15 ile 18 yaşları arasındaki beş genç bir alışveriş merkezinin açılışı sırasında gözaltına alındı. Ordu Merkez Polis Karakolu’na götürülürken ve gözaltındayken dövüldükleri, sözlü tacize uğradıkları, tehdit edildikleri ve testislerinin sıkıldığı bildirildi. İçlerinden ikisinin çırılçıplak soyularak tecavüzle tehdit edildiği iddia edildi. Üçü polis gözaltı kayıtlarına geçirilmedi. Daha sonra bir tanesi yakalamaya şiddet kullanarak direnmekle suçlandı. Tıbbi raporlar ve fotoğraflarla belgelenen kötü muamele iddiasının ötesinde, polis ve savcının gözaltındaki gençlere muamelesi gözaltına alındığı andan itibaren yasal usullerin uygulanmamakta olduğunu gösterdi.

Mart ayında İstanbul’un Saraçhane semtinde Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamak için toplanan göstericiler polis tarafından coplarla dövülerek ve yakın mesafeden biber gazı sıkılarak dağıtıldı. Bildirildiğine göre üç kadın hastaneye kaldırıldı. Olayın görüntüleri, uluslararası düzeyde kınamaya neden oldu. Aralık ayında 54 polis aşırı güç kullanmakla suçlandı; üst düzey memurlara karşı bir suçlama getirilmedi ancak üçüne “kınama” cezası verildi.

Cezasızlık

İşkence ve kötü muamele ile ilgili soruşturmalar, ve yargının insan hakları ihlalcilerini adalet önüne çıkarmaları konusundaki isteksizlikleri görüşünü destekler şekilde kusurlu yürütülmeye devam etti. Cezasızlık ortamı ısrarla sürdü.
Nisan ayında, Nazime Ceren Salmanoğlu ve Fatma Deniz Polattaş’a 1999 yılında işkence yapmak ve copla tecavüz etmekle suçlanan dört polis memuru beraat etti. Adli sürecin başlamasından altı yıl sonra ve davanın en az 30 kere ertelenmesinin ardından İskenderun’da mahkeme polis memurları hakkında “yeterli kanıt olmaması” sebebiyle beraat kararı verdi. Gençlerin avukatları kararı temyiz edeceklerini duyurdu. İki genç hakkında, işkence altında alındığı iddia edilen “itiraflarına” dayanılarak uzun hapis cezalarına çarptırılmıştı.

Üniversite öğrencisi Birtan Altınbaş’ın ölümünden 15 yıl sonra, Altınbaş’ı öldürmekle suçlanan dört polis memurunun davası Ankara 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti. Birtan Altınbaş, yasadışı örgüt üyesi olduğu şüphesiyle sorgulandığı polis gözaltında altı gün kaldıktan sonra, 15 Ocak 1991 yılında ölmüştü. Uluslararası düzeyde kınanan ve Türk basınında geniş yer bulan olay adli sürecin kusurlu işlemesine birçok açıdan örnek oluşturdu.

21 Kasım 2004 günü Mardin Kızıltepe’de Ahmet Kaymaz ve oğlu Uğur Kaymaz’ı öldürmekle suçlanan dört polis memurunun davası Şubat ayında başladı. Yargılanan memurlar tutuklu değil ve hala aktif görev yapıyorlar. Kaymazlar’ın öldürüldüğü polis operasyonundan sorumlu üst düzey memurlar soruşturmadan muaf tutuldu ve haklarında herhangi bir suçlama yapılmadı. Bu olay, savcların bu tür olaylarda emir komuta zincirini nadiren incelediğinin bir göstergesiydi.

Adil yargılama ile ilgili kaygılar
İddia ve savunma arasındaki eşitsizlik ve yürütmenin hakim ve savcıların atanması üzerindeki etkisi, yargının tam bağımsız olmasını engelledi. 1 Haziran itibariyle tutukluların avukata erişim hakkını kullanmaları ve avukat yokluğunda alınan ifadelerin mahkemede delil olarak kullanılmaması yürürlüğe girmiş olsa da (eski DGM’lerin yerine kurulan) yeni Ağır Ceza Mahkemesi savcılarından pek azı, avukat bulunmadan alınmış ifadelerin yer aldığı ve davalıların ifadelerinin işkence atında alındığı iddia ettikleri süren davaları yeniden gözden geçirdi. Davalı lehine kanıt toplama çabası pek görülmedi ve savunmanın, tanıkların ifade vermesi taleplerinin birçoğu karşılanmadı.

Vicdani redcilerin hapsedilmesi
Vicdani red kabul edilmedi ve askeri hizmete alternatif sivil hizmet olanağı yoktu.
Ağustos ayında Sivas Askeri Mahkemesi Mehmet Tarhan’a “emre itaatsizlik” ve askerlik hizmetini yapmayı reddetmek suçlarından 4 yıl hapis cezası verdi. Mehmet Tarhan bir düşünce mahkumuydu.

Şüpheli koşullarda öldürmeler

9 Kasım günü Hakkari, Şemdinli’de bir kitabevine atılan bomba sonucu bir kişi öldü, diğerleri yaralandı. Olayla ilgili üç kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Bombayı attığı iddia edilen kişinin eski bir PKK militanı olduğu ve daha sonra itirafçı olduğu ortaya çıktı. Suç ortaklarının iki güvenlik mensubu olduğu ve kimlik kartlarından sivil giyimli jandarma istihbarat subayları olduğu iddia edildi. Daha sonra savcı olay yeri incelemesi yaparken, bir araçtan toplanan kalabalığın üstüne açılan ateş sonucu bir kişi öldü, bazıları yaralandı. Savcının olay yeri incelemesi ertelendi. Bir uzman çavuş, ölüme sebebiyet veren oransız güç kullanmakla suçlandı. UAÖ, hükümete bu olayın, resmi kişilerin ilgili olduğu iddiaları dahil, tüm boyutlarıyla soruşturulması için bağımsız bir araştırma komisyonu kurması için çağrıda bulundu. Daha sonra Şemdinli olaylarıyla ilgili protesto gösterilerindeYüksekova’da üç kişi, Mersin’de ise bir kişi polisin açtığı ateş sonucu öldü.

2005 yılında yaklaşık 50 kişi polis tarafından vurularak öldürüldü. Bu olayların yarıdan fazlası doğu ve güneydoğu bölgesinde gerçekleşti. Ölenlerin birçoğu yargısız infaz ya da aşırı güç kullanımı kurbanıydı. Bu ölümlerle ilgili güvenlik güçlerinin sıklıkla başvurduğu açıklama “Dur emrine uymamak” oldu.

En az iki kişinin PKK tarafından öldürüldüğü iddia edildi. 17 Şubat günü Kürdistan Yurtsever Demokratik Partisi’ni kurmak üzere PKK’dan ayrılan Kemal Şahin kuzey Irak’raki Süleymaniye yakınlarında öldürüldü. 6 Temmuz günü ise eski DEHAP başkan yardımcısı Hikmet Fidan Diyarbakır’da öldürüldü.

Temmuz ayında Kuşadası’nda bir minibüse konan bombanın patlamasıyla beş sivil oldu. Olayın sorumluluğunu, Kürdistan Özgürlük Şahinleri adlı bir örgüt üstlendi.

Kadına yönelik şiddet

Yeni TCY’ndaki olumlu maddeler, kadınların aile içi şiddete karşı daha fazla koruma altına alınmasını sağladı. Yeni Belediyeler Yasası’na göre nüfusu 5o binden fazla olan ilçelerde belediyelerin sığınma evi açması gerekiyor. Bu yasanın uygulanabilmesi için, sığınakların kurulması için merkezi hükümetten yeterli fon sağlanması ve kadın örgütleriyle tam işbirliği yapılması gerekiyor. Kanun adamları, savcılar ve tıbbi personelin bu hala çok az bilinen Aile Koruma Yasası hakkında kapsamlı bilgi sahibi olabilmesi için daha fazla çaba gerekiyor.
Resmi insan hakları mekanizmaları

Başbakanlığa bağlı resmi insan hakları izleme mekanizmaları yeterince çalışamadı ve ihlalleri araştırma ve raporlama yapmak için yeterli yetkileri yoktu. Sivil toplum örgütlerinden oluşan Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu engellendi ve Kurul fiili olarak etkisizleşti. Üstelik Kasım ayında Başkan İbrahim Kaboğlu ve kurul üyesi Baskın Oran hakkında, Kurul tarafından istenen ve Baskın Oran tarafından kaleme alınan Türkiye’deki azınlıklar sorunu adlı raporun içeriği nedeniyle soruşturma başlatıldı. İnsan Hakları Başkanlığı tarafından kurulan İl ve İlçe İnsan Hakları Kurulları insan hakları ihlalleriyle ilgili yeterli inceleme yürütemedi. Ombudsmanlık sisteminin kurulmasına yönelik yasa tasarısında ilerleme sağlanamadı.

UAÖ ülke raporları/ziyaretler